EN BÜYÜK MUTLULUK | Kategori: İbretlik Hikayeler
Yazılma: 24.10.2008 | Okunma: 3839 | Yorumlanma: 1
Üzerinde en iyi giysisi bulunduğu halde yemek odasına hızla girdi. O gece bir toplantısı vardı ve hazırlanmaya çalışıyordu. Hazırlıklarını süratle sürdürürken gözü dört yaşındaki kızına ilişti. Kızı, radyodaki müziğin ritmine ayak uydurmuş dans ediyordu.
Geç kaldığı için acele ediyordu. Fakat içinden gelen bir sese uyarak kızını seyretmeye başladı. Sonra ona eşlik etmeye başladı. Kızının elinden tutmuş onunla birlikte dans ediyordu. Yedi yaşındaki kızının gruba katılmasıyla büyük bir coşku başladı.
Üçü birden yemek odasında başlayıp, salonda biten çılgın bir dans sergilediler. Radyodaki şarkı bir anda bitiverdi; tabii dans da… İkisinin de yanaklarından küçük bir öpücük alarak onları banyoya yolladı.
Küçük kızlar merdivenleri nefes nefese çıktılar. Anneleri seslerini duyabiliyordu. Eğilmiş, iş çantasına dosyalarını yerleştirirken, küçük kızın ablasına, “En iyi anne bizim annemiz, değil mi?” dediğini işitti.
Kadın birden dondu kaldı… Kendini yaşamın koşturmacasına kaptırıp, o güzel anı kaçırmak üzere olduğu için suçladı. Ofisinin duvarlarını süsleyen ödülleri, diplomaları geldi aklıma. Elde ettiği hiçbir başarı, hiçbir ödül bunun yerini tutamazdı: “En iyi anne bizim annemiz, değil mi?”
Kaynak: moral dergisi
| | yorumları okumak veya yorum yazmak için tıklayın..
KARUN'UN HAZİNELERİ | Kategori:
Yazılma: 17.10.2008 | Okunma: 5354 | Yorumlanma: 0
Hz. Musa Aleyhisselâmın, hem amca oğlu, hem de eniştesi olan Kâarun, önceleri Musa Aleyhisselâma iman ediyordu. Gündüzleri oruç tutar ve geceleri de namaz ile meşgul olurdu. Ve lâkin çok fakir ve ehl-i iyaline bakmakta zorluk çekerdi. Hak Celle ve Âlâ Hazretleri Musa Aleyhisselâma Tevrat'ı şerifi altun ile yazmasını emir buyurunca, Hz. Musa:
- Ya Rabbî, halimi biliyorsun, ben fakirim diye tazarrû etti.
Bunun üzerine Cenabı Hak Hz. Musa'ya simya ilmini öğretir ve Hz. Musa da o emri yerine getirir. Daha sonra Hz. Musa Aleyhisselâm Kâarun'un fakirliğini ve ehl-i iyalinin çekmekte olduğu sıkıntıyı düşünerek, hem bedenî hem de mâlî ibadetini yerine getirip ecir sahibi olmasını düşünerek O'na da simya ilmini öğretir.
Kâarun ilm-i simyayı öğrenir öğrenmez, kâr-ı ibadet bu imiş diyerek nihayetsiz mal sahibi oldu. Bir rivayette, hazinelerinin anahtarlarını 70 ve diğer bir rivayette 100 deve götürürdü. Mücahid (R.A. da derki, her bir anahtar ile 70 hazine kapısı açılırdı.
Kâarun her hangi bir yere gidecek olsa, altun elbiseli ve altun lalıçlı 1000 erkek ve 1000 kadın dört bir tarafında giderlerdi. Velhasıl Benî İsrail iki kısmı olup, bir kısmı Musa Aleyhisselâmın, bir kısmı da Kâarun'un taraftarı idiler.
Bu hal içerisinde Kâarun, nafile ibadetleri bırakmış ve farzları da acele kılmaya başlamıştı.
Nihayet Kâarun'un zekat vermesi hakkında vahy-i ilâhî gelir ve Hz. Musa Aleyhisselâm bunu Kâarun'a tebliğ eder. Kâarun malının zekâtını hesab edince, bakar ki çok büyük bir yekûn tutuyor. Kalbi dünya sevgisine meyleder ve muhabetullah gider. Bir türlü o zekâtı veremez.
Hz. Musa Aleyhisselâm, O'na giderek, emr-i ilâhîye itaat etmesini, dünya sevgisini Hz. Allah'ın muhabbetine tercih etmemesine dâir pek çok nasihat eder. Fakat Kâarun bunlara hiç kulak vermez. Hatta Hz. Musa Aleyhisselâma buğzederek, haşa iftira etmeyi tasarlar. Ve:
- Ya Musa, Mısır ehlini toplayalım ve o cemaat içinde seninle bahis edelim. Eğer açık delil ile bana gâlib olursan, malımın zekâtını veririm. Ve eğer ben sana gâlib olursam, sen de bundan sonra peygamberlik davasından vazgeçip bir köşeye çekilirsin, der.
Kâarun hemen güzel bir fahişe kadını kandırarak, Hz. Musa ile mübahese edeceğimiz mecliste bulunup, cemaat içinde «Ya Musa, benimle filan vadide zina etmedin mi? Hatta üzerimdeki çocuk da senindir.» dersen, sana o kadar çok mal veririm ki, ölünceye kadar sana ve evladına yeter, diyerek kadını kandırır ve razı eder.
Ertesi günü Mısır ahalisi, Kâarun'un geniş olan evinde toplanırlar. Hz. Musa Aleyhisselâm da gelir. Cemaat Hz. Musa Aleyhisselâmdan biraz vaaz etmelerini arzu ederler. O da bir kürsü üzerine çıkarak vaaz etmeye başlar. Vaazının bir yerinde Şöyle buyurur:
- Bir kimse hırsızlık yaparsa elini keserim. Bir kimse eşkıyalık yapsa, başını keserim ve bir kimse evli olup zina etse taşlayıp helâk ederim.
Hemen dinsiz Kâarun ayağa kalkar ve «Ya Musa, sen de zina etsen ne yaparsın?» deyince, Hz. Musa Aleyhisselâm da «Eğer ben de (haşa) zina etsem, Cenabı Hak'kın emri bana bile böyledir.» der.
Bu arada, akılsız Kâarun o fahişeye işaret edip «Ya Musa senin zina ettiğine dâir, benim şahidim vardır. Zira şu kadın bana söyledi ki, sen bununla filan vadide zina etmişsin. Hatta karnındaki çocuk da senden imiş, diyerek, Hz. Musa'yı halk arasında mahcub etmek düşüncesi ile, o fahişeyi ayağa kaldırır. Ve ey kadın söyle ki bütün insanlar duysun,» der.
O kadın da söz verdiği gibi yalan ve iftiraya başlayacağı sırada, Cenabı Hak, O'nun lisanını döndürüp, iftira edeceği yerde şöyle anlatır:
- Ey Benî İsrail! Doğrusu Hz. Musa'nın bu işten haberi yoktur. Kâarun'un söylediği yalan ve iftiradır. Zira Kâarun, beni çağırıp bir Çok mal vadederek, bu yolda Hz. Musa'ya iftira etmemi tembih etti. Halbuki Hz. Musa, Kalîmullah'tır. Öyle bir zata böyle bir adiliği isnad etmeye Allah'tan korkarım.
Bunun üzerine Hz. Musa Aleyhisselâm gayretüllah ile gadablanıp:
- Ey Allah düşmanı: Bu iftiradan muradın nedir? Beni mahcub edip, Cenabı Hak'kın emri olan zekâtı vermemek midir? der ve kendi hanelerine döner. Secdeye varır ve münacât ederek «Ey bütün gizliliklere ve sırlara vakıf olan Rabbim! Kâarun'un iftirasını sen bilirsin, gayret senindir, der ve O'nun aleyhine dua eder. O anda Hz. Cibril gelerek:
- Ya Musa! Hz. Allah, Kâarun'un helaki için yeri emrine âmâde kıldı, diye haber verir.
Hz. Musa Aleyhisselâm kalkar ve doğruca Kâarun'un yanına gider. Kâarun melun, yüksek bir sedir üzerinde gurur ile oturmaktadır. Hz. Musa Aleyhisselâm asasını yere vurur ve «Yut» diye yere işaret eder. O anda yer Kâarun'un sedirini yutar ve melun üzerinden sıçrar. Tekrar «Ya yer yut» diye emredince, Kâarun'un dizlerine kadar yutar. Kâarun «Aman ya Musa!» diye yalvarmaya başlar. Fakat Hz. Musa asla iltifat etmez. Tekrar «Ya yer yut!» deyince, yer Kâarun'u ve kendisine tâbi olanları, bütün mal ve evladı ile beraber hepsini yutuverir.
Başka bir rivayette de, Hz. Musa'ya o iftirayı edip 4 bin adamı ile beraber sahraya çıkmıştı. Hz. Musa Aleyhisselâm, melunu yakalaması için yere emretmesiyle yer bir anda hepsini yutar. Hz. Musa Kâarun'un yalvarışlarına asla iltifat etmez.
Allahu Teâlâ Hazretleri «Ya Musa! Kâarun ve adamları senden dört defa yardım istediler. Kabul ve afvetmedin. Eğer ben azîmüşşana bir kerre, aman ya Rabbi, demiş olsalardı, hepsini afvederdim» buyurur.
Bunun üzerine Benî İsrail arasında, haşa Hz. Musa, Kâarun'un malına ve hazinelerine tama ederek O'nu yere geçirdi diye bir takım lakırdılar ettikleri için, Hz. Musa Aleyhisselâm yere tekrar «Yut» diye emredince, bu defa yer bütün mal ve hazinelerini de yutar.
Ehl-i işaret, Kâarun'un helakine sebeb üç şeydir, demişler. Birisi, dünya sevgisi. İkincisi, emr-i lâhîye muhalefetle zekâtı vermemesidir. Üçüncüsü de Hz. Musa Aleyhisselâma iftira etmiş olmasıdır.
Bir adama dünya teveccüh etse, fakir ve zayıflara ihsan etmekle malı eksilmez. Belki kat kat artar. Bir kimseden dünya yüz çevirse, o kimse dünyaya ne kadar hırsla sarılsa, yine de iki yakasını bir yere getiremez ve belki perişan olur.
Bu bakımdan kişi, az çok ne ise Cenabı Hak'kın ihsan ettiğine razı olup şükretmesi lâzımdır.
| | yorumları okumak veya yorum yazmak için tıklayın..
insan hayatını satın alamassın | Kategori: Dini Hikayeler
Yazılma: 15.10.2008 | Okunma: 8081 | Yorumlanma: 1
Polisi gördüğünde yavaşlamadan önce takometreye baktı. Hız limitinin 80 olduğu yerde 120 ile gidiyordu ve son dört ay içerisinde dördüncü defa polis tarafından durduruluyordu. Bir insan nasıl bu kadar şanssız olabilirdi?
Arabasını sağa çekti. “İnsaallah şu anda yanımızdan daha hızlı bir araba geçer” diye duşünüyordu.
Polis elinde kalın bir not defteri ile arabadan indi. Birden gelen polisin mahalleden komşuları olduğunu farketti. İyice arabasının koltuğuna sindi. Bu durum bir cezadan daha kötüydü. Tanıdığı bir polis, arkadaş olduğuna bakmaksızın birini durduruyordu. Hem de hızlı gidip, trafik kurallarını ihlal ettigi için.
- Merhaba. Birbirimizi yeniden böyle görmemiz çok ilginç… - Merhaba. Polis hiç gülümsemiyordu.
- Karımı ve çocuklarımı görmek için eve giderken yakaladın beni. - Evet öyle.
Memur umursamaz görünüyordu.
- Son günlerde eve hep çok geç gittim. Çocuklarım beni uzun süredir hiç görmedi. Ayrıca eşim bana bu akşam patates ve biftek yiyeceğimizi söyledi. Ne demek istediğimi anlıyor musun?
- Evet ne demek istediğini anlıyorum. Ayrıca trafik kurallarını ihlal ettiğini de biliyorum, diye cevapladı memur.
“Eyvah! Bu taktik fazla işe yaramayacak gibi. Taktik değiştirmek gerekli” diye düşündü.
- Beni kaç ile giderken yakaladın? - Yüzyirmi. Lütfen arabana girer misin? - Ah dostum, bekle bir dakika lütfen. Seni gördüğüm anda takometreye baktım. Sadece 65 ile gidiyordum. - Lütfen arabana gir, diye üsteledi polis memuru.
Canı sıkkın bir şekilde arabasına girdi, kapıyı çarparak kapattı. Memur not defterine bir şeyler yazdıktan sonra kapıyı tıklattı. Ağırdan alarak arabasının penceresini açtı. Memur bir kağıt verdi ve gitti.
“Ceza değil bu” diye kendi kendine söylendi. Bir anda sevinmişti. Bu bir yazıydı ve kağıtta şunlar yazıyordu:
“Sevgili Dostum, benim bir kızım vardı. Altı yaşındayken çok hızlı araba kullanan biri tarafından öldürüldü. Bu kazadan dolayı, adam cezalandırıldı. 3 ay hapis cezasıydı bu. Bu adam hapishaneden çıkınca kendi çocuklarına sarılıp, öpüp, onları tekrar koklayabildi. Ama ben… Ben kızımı tekrar koklayabilip, öpebilmek için, cennete gidinceye kadar beklemem gerekiyor. Bin defa adamı affetmeye çalıştım. Bin kere de başardığımı zannettim. Belki başarmışımdır, ama hâlâ kızımı düşünüyorum. Lütfen benim için dua et ve dikkat et, tek bir oğlum kaldı.”
Bir süre yerinden kıpırdayamadı. Daha sonra kendine gelip, yavaş yavaş evine gitti. Evine varınca, çocuklarına ve karısına sıkıca sarıldı.
| | yorumları okumak veya yorum yazmak için tıklayın..
ÇOCUKKEN BİR GEYİĞE TUTULMUŞUM | Kategori: Normal Hikayeler
Yazılma: 15.07.2008 | Okunma: 165166 | Yorumlanma: 0
ÇOCUKKEN BİR GEYİĞE TUTULMUŞUM Tam olarak bilemiyorum ama,üç dört yaşlarında olsam gerek.günlerce geyik sayıkladığımı gören babamın sonunda sabrı tükenmiş.Mazı dağında bir geyik yakalatıp,düze indirtmiş.Mardin e getirtmiş. kaleye yakın yüksekce bir evde oturuyorduk.Evimizin hayatında üst kata çıkan dik basamaklı uzun bir merdiven vardı. merdiven altındaki yuvarlak kemerli,derince boşluğu bir kafes haline getirip,geyiği oraya yerleştirdik. Çatal boynuzları cilalanmış gibi parlıyor,yeşil çekik gözleri ağulu ağulu bakıyordu.Çok mutluydum.Her sabah erkenden kalkıyor, kafesin önüne geçiyor ve bıkmadan usanmadan onu seyrediyordum.Günler boyu sevdasına tutulduğum o geyiği seyrettim durdum. Daha sonra benden gizli,o geyiği hasretini çektiği yurduna geri gönderip,yerine DOLDURULMUŞ bir geyik koymuşlar. Bu değişikliği anlamayan ben,gene eskisi gibi geyiğin karşısına geçip saatler boyu onu seyrediyormuşum.
Bende derin,sızılı bir iz kalan belki de ilk sevdam o
geyiğedir.Demek sevda o denli bağlamış ki gözlerimi,canlısıyla,ölüsünü
meğer meleklere aç/mış menekşeler | Kategori: Normal Hikayeler
Yazılma: 15.07.2008 | Okunma: 9293 | Yorumlanma: 1
Her bahar yaşıyorum bu acemiliği. Her bahar ayağım dolanıyor, başım
dönüyor, bakışım çatallanıyor, ellerim terliyor. Acemiyim bu bahar
yine. Ustaca karşılayamıyorum baharı. Tecrübemi konuşturamıyorum
bi’türlü. Oysa, ustalaşmış olmalıydım. Acemi bir bahar karşılayıcısı
olmak için mazeretim kalmamış olmalı. Kırbeşinci baharım bu.
Kırkbeşinci olmasına kırkbeşinci ama adı üzerinde bu bahar ilkbahar.
Hep “ilk” var başında “bahar”ın. “İlk” defa görüyorum bembeyaz coşkuyla
köpüklenen denizler gibi hayata koşan ağaçları. İlk defa farkediyorum
terütaze sevinçlerle varlığa uç veren lâleleri, papatyaları,
menekşeleri. Pencere önüme kadar taşmış bir bahar karşılıyor beni.
Kaçsam da yol kenarlarında yakalıyor beni gelincikler. Kızım bir
kırçiçeği koparıp uzatıyor elime. Sadece çiçeklerin isimlerini saymaya
boş vaktim oluyor. Lâle, sümbül, frezya.. Sarısı var! Eflatunu var!
Kızılı da! Ah bir de kokuları! Mor salkımlar ise selam vermeden
geçiyorum diye rayihalarıyla uzanıyorlar burnumun dibine kadar. Bu
arada erguvanları da kaçırmamalı. Bir fıskiyeden fırlar gibi ağacın her
yanına sarılan, budakları beklemeden, hiç nazlanmadan patlayıp duran o
efsûnlu renkleri. Güllerin başında ise bir ömür beklemeli sanki. Yaprak
yaprak güzellik dermeli. Bir de ıhlamurlar kokmaya başlarsa, ne ederim
ben? İşim başımdan aşkın benim. Hangi çiçeğe, hangi ağaca, hangi
kokuya, hangi renge tutunup da kalayım? Hangi güzelliğin yüzüne asılıp
da durayım?
Etrafımda her an hep yeni renkte hep yeni kokularda
sürüp giden bir şehrâyin var. O kadar çok ki seyredilecek, üzerinde
durup tefekkür edilecek yaratılış! Hakkını veremediğime yanıyorum
baharın. Hep alacaklı kalıyor benden bahar. Onca güzelliğe bakış
borçlanıyorum her defasında. Yanından bir göz ucu bakışıyla geçiyorum
sadece. Tek bir lâleyi bile bir bahar boyu seyretmeye değer diyor
dostlar. “Kırkbeşinci baharının ihtisasını lâleler üzerinde yap! Ama o
kırmızısının tonunu ne bayrağa, ne bordoya ne pembeye benzettiğin
renkteki o lâleye ayır vaktini. Altı yaprakla açıp da, sonra
yapraklarını bir bir döküşündeki hüznü de seyret. Bir ömür yeter sana
bu sevinç, bu hüzün.”
“İyi de papatyaların gönlü kalmaz mı?” diyorum içimden. “Ya
kasımpatılara nasıl yetişeyim?” “Menekşeleri ıskalamaya gönlüm hiç razı
değil!” Bu kırkbeşinci baharı, hiç kimsenin uğramadığı bir kırda, hiç
kimsenin özenerek dikmediği, hiç kimsenin de bile isteye seyretmeye
tenezzül etmediği bildiğim en güzel kırmızıyı, en ince yüzde ağırlayan
o gelinciklerle sarmaş dolaş geçirmeye de razıyım. Ancak belki o zaman,
bu baharın hakkını verdim diye kocaman bir “Oh!” çekerim. “Galiba,”
demişti Ali ağabey uzun bahar yolculuğumuzda “çiçeklerin kelebeği de
gelincikler!” Kelebekler var bir de... Onlar ki sanki çiçeklerin suskun
güzelliğine, kırların yalnız tazeliğine bir karşılık vermek üzere
uçuyorlar, uçuyorlar. Kıpkızıl gelincikler, incecik yapraklarıyla nasıl
yeşile sarıya boyalı kırların tazeliği üzerinde bir mühür gibi dikkat
çekiyorsa, kelebekler de öyle! Nazenin hareketleriyle bak(amay)ışımızı
dürtüp göz göz gezdiriyorlar o güzellerin yüzlerinde. Yoksa, bu baharı
kelebeklere mi ayırsam? Peki ya kuş sesleri? Kime nasıl
açıklarım ben, kırkbeşinci baharında bile kuş seslerini birbirinden
ayırd edemediğimi? Utanmam mı bu sağırlıkla? Kuşlar ki, çiçeklerin
suskun güzelliğini sesten bayraklar gibi taşıyorlar, gönlün kapısı
kulaklara taşırıyorlar? Kuş sesleri ki, bir gülün son yaprağını saran
sesten bir yaprak daha örüyorlar! Dinlemeye vaktim yok! Telaşla
geçiyorum aralarından! Seherlerde yarı uykulu, öğlelerde başka şeylere
kulak kesilmiş halde, o bahar bestelerini kırkbeşinci defa daha
kaçırıyorum, ıskalıyorum, yok sayıyorum. Olmadı işte bak! Yine
olmadı! Olmayacak! Bunca güzelliğe bir değil bin bakış borçlanarak
gidiyorum. Bunca inceliğe minnet duymadan koştukça koşuyorum. Nereye
gidiyorum? Galiba, ilk defa! İlk defa bu kadar susayarak ve
acıkarak bakışsız bıraktığım bunca güzelliğin hak ettiği ince
bakışları, derin tefekkürleri fark ediyorum. Benim ıskaladığım
yerlerde, benim bakmadığım yüzlerde, benim özenmediğim güzellerde, bin
bakışlar, bin yakarışlar, bin minnet duyuşlar, bin hayret edişler, bin
alkışlar, bin takdir edişler, bin hayran oluşlar olmalı. Bu baharı
benim bir ömür seyretmek istediğim gibi seyreden birileri olmalı. Benim
bıraktığım bakış boşluklarını dolduran, benim suskunluğa terkettiğim
seslere çağıltılı bir dinlemeyle karşılık veren, anlamsızca baktığım
güzellerin hakkını fazla fazla verenler olmalı. Boş bakışlara kalmamalı
bunca diriliş! Şimdi o boşlukları dolduruyorum: Ve ben
meleklere inanıyorum. İnandığıma da seviniyorum. İnandığım kadar çok
bahar bestesi duyuyorum. İnandığım kadar çok bakış çiçeği deriyorum.
Melekçe bakışlara bakan bahara daha başka bakıyorum. Dal uçlarına
melekçe hayranlıklar diziyorum. Gül yüzlerde her an meleksî zikirler
duyuyorum. Kuş cıvıltılarına melekçe çağıldayışlar ekliyorum. Her
çiçeğin her haline her rengine her rayiha inceliğine en az bir melek
tayin ediyorum. Bunca güzelliğin bunca bakışı hak ettiğini biliyorum.
Meleklere yeni/den inanıyorum. Erik dallarında çiçeklerin ak köpükler
gibi coşkusuna katılarak inanıyorum. SENAİ DEMİRCİ
| | yorumları okumak veya yorum yazmak için tıklayın..
(1) 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 | ileri >
Toplam Yazı: 428
Toplam Yorum: 49 onaylanmış, 0 bekleyen
Toplam Okunma: 61814 |