ÇOCUKKEN BİR GEYİĞE TUTULMUŞUM | Kategori:Normal Hikayeler Yazılma: 15.07.2008 | Okunma: 459460 | Yorumlanma: 0 ÇOCUKKEN BİR GEYİĞE TUTULMUŞUM Tam olarak bilemiyorum ama,üç dört yaşlarında olsam gerek.günlerce geyik sayıkladığımı gören babamın sonunda sabrı tükenmiş.Mazı dağında bir geyik yakalatıp,düze indirtmiş.Mardin e getirtmiş. kaleye yakın yüksekce bir evde oturuyorduk.Evimizin hayatında üst kata çıkan dik basamaklı uzun bir merdiven vardı. merdiven altındaki yuvarlak kemerli,derince boşluğu bir kafes haline getirip,geyiği oraya yerleştirdik. Çatal boynuzları cilalanmış gibi parlıyor,yeşil çekik gözleri ağulu ağulu bakıyordu.Çok mutluydum.Her sabah erkenden kalkıyor, kafesin önüne geçiyor ve bıkmadan usanmadan onu seyrediyordum.Günler boyu sevdasına tutulduğum o geyiği seyrettim durdum. Daha sonra benden gizli,o geyiği hasretini çektiği yurduna geri gönderip,yerine DOLDURULMUŞ bir geyik koymuşlar. Bu değişikliği anlamayan ben,gene eskisi gibi geyiğin karşısına geçip saatler boyu onu seyrediyormuşum.
Bende derin,sızılı bir iz kalan belki de ilk sevdam o
geyiğedir.Demek sevda o denli bağlamış ki gözlerimi,canlısıyla,ölüsünü
meğer meleklere aç/mış menekşeler | Kategori:Normal Hikayeler Yazılma: 15.07.2008 | Okunma: 333334 | Yorumlanma: 1 Her bahar yaşıyorum bu acemiliği. Her bahar ayağım dolanıyor, başım
dönüyor, bakışım çatallanıyor, ellerim terliyor. Acemiyim bu bahar
yine. Ustaca karşılayamıyorum baharı. Tecrübemi konuşturamıyorum
bi’türlü. Oysa, ustalaşmış olmalıydım. Acemi bir bahar karşılayıcısı
olmak için mazeretim kalmamış olmalı. Kırbeşinci baharım bu.
Kırkbeşinci olmasına kırkbeşinci ama adı üzerinde bu bahar ilkbahar.
Hep “ilk” var başında “bahar”ın. “İlk” defa görüyorum bembeyaz coşkuyla
köpüklenen denizler gibi hayata koşan ağaçları. İlk defa farkediyorum
terütaze sevinçlerle varlığa uç veren lâleleri, papatyaları,
menekşeleri. Pencere önüme kadar taşmış bir bahar karşılıyor beni.
Kaçsam da yol kenarlarında yakalıyor beni gelincikler. Kızım bir
kırçiçeği koparıp uzatıyor elime. Sadece çiçeklerin isimlerini saymaya
boş vaktim oluyor. Lâle, sümbül, frezya.. Sarısı var! Eflatunu var!
Kızılı da! Ah bir de kokuları! Mor salkımlar ise selam vermeden
geçiyorum diye rayihalarıyla uzanıyorlar burnumun dibine kadar. Bu
arada erguvanları da kaçırmamalı. Bir fıskiyeden fırlar gibi ağacın her
yanına sarılan, budakları beklemeden, hiç nazlanmadan patlayıp duran o
efsûnlu renkleri. Güllerin başında ise bir ömür beklemeli sanki. Yaprak
yaprak güzellik dermeli. Bir de ıhlamurlar kokmaya başlarsa, ne ederim
ben? İşim başımdan aşkın benim. Hangi çiçeğe, hangi ağaca, hangi
kokuya, hangi renge tutunup da kalayım? Hangi güzelliğin yüzüne asılıp
da durayım?
Etrafımda her an hep yeni renkte hep yeni kokularda
sürüp giden bir şehrâyin var. O kadar çok ki seyredilecek, üzerinde
durup tefekkür edilecek yaratılış! Hakkını veremediğime yanıyorum
baharın. Hep alacaklı kalıyor benden bahar. Onca güzelliğe bakış
borçlanıyorum her defasında. Yanından bir göz ucu bakışıyla geçiyorum
sadece. Tek bir lâleyi bile bir bahar boyu seyretmeye değer diyor
dostlar. “Kırkbeşinci baharının ihtisasını lâleler üzerinde yap! Ama o
kırmızısının tonunu ne bayrağa, ne bordoya ne pembeye benzettiğin
renkteki o lâleye ayır vaktini. Altı yaprakla açıp da, sonra
yapraklarını bir bir döküşündeki hüznü de seyret. Bir ömür yeter sana
bu sevinç, bu hüzün.”
“İyi de papatyaların gönlü kalmaz mı?” diyorum içimden. “Ya
kasımpatılara nasıl yetişeyim?” “Menekşeleri ıskalamaya gönlüm hiç razı
değil!” Bu kırkbeşinci baharı, hiç kimsenin uğramadığı bir kırda, hiç
kimsenin özenerek dikmediği, hiç kimsenin de bile isteye seyretmeye
tenezzül etmediği bildiğim en güzel kırmızıyı, en ince yüzde ağırlayan
o gelinciklerle sarmaş dolaş geçirmeye de razıyım. Ancak belki o zaman,
bu baharın hakkını verdim diye kocaman bir “Oh!” çekerim. “Galiba,”
demişti Ali ağabey uzun bahar yolculuğumuzda “çiçeklerin kelebeği de
gelincikler!” Kelebekler var bir de... Onlar ki sanki çiçeklerin suskun
güzelliğine, kırların yalnız tazeliğine bir karşılık vermek üzere
uçuyorlar, uçuyorlar. Kıpkızıl gelincikler, incecik yapraklarıyla nasıl
yeşile sarıya boyalı kırların tazeliği üzerinde bir mühür gibi dikkat
çekiyorsa, kelebekler de öyle! Nazenin hareketleriyle bak(amay)ışımızı
dürtüp göz göz gezdiriyorlar o güzellerin yüzlerinde. Yoksa, bu baharı
kelebeklere mi ayırsam?
Peki ya kuş sesleri? Kime nasıl
açıklarım ben, kırkbeşinci baharında bile kuş seslerini birbirinden
ayırd edemediğimi? Utanmam mı bu sağırlıkla? Kuşlar ki, çiçeklerin
suskun güzelliğini sesten bayraklar gibi taşıyorlar, gönlün kapısı
kulaklara taşırıyorlar? Kuş sesleri ki, bir gülün son yaprağını saran
sesten bir yaprak daha örüyorlar! Dinlemeye vaktim yok! Telaşla
geçiyorum aralarından! Seherlerde yarı uykulu, öğlelerde başka şeylere
kulak kesilmiş halde, o bahar bestelerini kırkbeşinci defa daha
kaçırıyorum, ıskalıyorum, yok sayıyorum. Olmadı işte bak! Yine
olmadı! Olmayacak! Bunca güzelliğe bir değil bin bakış borçlanarak
gidiyorum. Bunca inceliğe minnet duymadan koştukça koşuyorum. Nereye
gidiyorum? Galiba, ilk defa! İlk defa bu kadar susayarak ve
acıkarak bakışsız bıraktığım bunca güzelliğin hak ettiği ince
bakışları, derin tefekkürleri fark ediyorum. Benim ıskaladığım
yerlerde, benim bakmadığım yüzlerde, benim özenmediğim güzellerde, bin
bakışlar, bin yakarışlar, bin minnet duyuşlar, bin hayret edişler, bin
alkışlar, bin takdir edişler, bin hayran oluşlar olmalı. Bu baharı
benim bir ömür seyretmek istediğim gibi seyreden birileri olmalı. Benim
bıraktığım bakış boşluklarını dolduran, benim suskunluğa terkettiğim
seslere çağıltılı bir dinlemeyle karşılık veren, anlamsızca baktığım
güzellerin hakkını fazla fazla verenler olmalı. Boş bakışlara kalmamalı
bunca diriliş!
Şimdi o boşlukları dolduruyorum: Ve ben
meleklere inanıyorum. İnandığıma da seviniyorum. İnandığım kadar çok
bahar bestesi duyuyorum. İnandığım kadar çok bakış çiçeği deriyorum.
Melekçe bakışlara bakan bahara daha başka bakıyorum. Dal uçlarına
melekçe hayranlıklar diziyorum. Gül yüzlerde her an meleksî zikirler
duyuyorum. Kuş cıvıltılarına melekçe çağıldayışlar ekliyorum. Her
çiçeğin her haline her rengine her rayiha inceliğine en az bir melek
tayin ediyorum. Bunca güzelliğin bunca bakışı hak ettiğini biliyorum.
Meleklere yeni/den inanıyorum. Erik dallarında çiçeklerin ak köpükler
gibi coşkusuna katılarak inanıyorum.
Fırtınada uyuyabilir misiniz ?... | Kategori:Normal Hikayeler Yazılma: 15.07.2008 | Okunma: 410411 | Yorumlanma: 0 Yıllar önce bir çiftçi, fırtınası bol olan bir tepede bir çiftlik satın almıştı. Yerleştikten sonra ilk işi bir yardımcı aramak oldu. Ama ne yakındaki köylerden ne de uzaktakilerden kimse onun çiftliğinde çalışmak istemiyordu. Müracaatçıların hepsi çiftliğin yerini görünce çalışmaktan vaz geçiyor, burası fırtınalıdır, siz de vazgeçseniz iyi olur diyorlardı.
Nihayet çelimsiz, orta yaşı geçkince bir adam işi kabul etti. Adamın haline bakıp 'çiftlik işlerinden anlar mısın?' diye sormadan edemedi çiflik sahibi. 'Sayılır' dedi adam, 'fırtına çıktığında uyuyabilirim'. Bu ilgisiz sözü biraz düşündü, sonra boşverip çaresiz adamı işe aldı. Haftalar geçtikçe adamın çiftlik işlerini düzenli olarak yürüttüğünü de görünce içi rahatladı. Ta ki o fırtınaya kadar:
Gece yarısı, fırtınanın o müthiş uğultusuyla uyandı. Öyle ki, bina çatırdıyordu. Yatağından fırladı, adamın
odasına koştu: 'Kalk, kalk! Fırtına çıktı. Herşeyi uçurmadan yapabileceklerimizi yapalım.' Adam
yatağından bile doğrulmadan mırıldandı:
'Boşverin efendim, gidin yatın. İşe girerken ben size fırtına çıktığında uyuyabilirim demiştim ya.'
Çiftçi
adamın rahatlığına çıldırmıştı. Ertesi sabah ilk işi onu kovmak
olacaktı, ama şimdi fırtınaya bir çare bulmak gerekiyordu.
Dışarı
çıktı, saman balyalarına koştu: A-aa! Saman balyaları birleştirilmiş,
üzeri muşamba ile örtülmüş, sıkıca bağlanmıştı. Ahıra koştu. İneklerin
tamamı bahçeden ahıra sokulmuş, ahırın kapısı desteklenmişti. Tekrar
evine yöneldi; evin kepenklerinin tamamı kapatılmıştı. Çiftçi
rahatlamış bir halde odasına döndü, yatağına yattı. Fırtına uğuldamaya
devam ediyordu.
Gülümsedi ve gözlerini kapatırken mırıldandı: 'Fırtına çıktığında uyuyabilirim'
Fakirlikten Zenginliğe Çıkınca İnsanlar Nasıl Değişebiliyor.(Herkesin Dikkatine) | Kategori:İbretlik Hikayeler Yazılma: 03.06.2008 | Okunma: 748749 | Yorumlanma: 0 Şimdi 3 arkadaş var.Bunlar; Ali,Veli,Mehmet.köylerinden,kasabalarından
kalkıyorlar Şama doğru bir yol alıyorlar.Amaçları İş bulup
çalışmak.Tabi yolda epey bi yürüyorlar belirli bi süre yürüdükten sonra
oturup dinleniyorlar.Bunlar dinlenirken yaşlı bir adam geliyor ve
bunlara isimlerini sorar nereye gidyorsunuz diye.Bu 3 arkadaş da
kendini tanıtır.Şama gidiyoruz derler.Yaşlı adamda derki Şamda ne
işiniz var oraya niçin gidersiniz.Ali derki ben bi iş bulup hem çalışıp
hem de evlenip yuvamı kurmak istiyorum der.Mehmet de derki ben de iş
bulup çalışıp evlenip yuva kurup aileme bakacam der.Ali ise bende iyi
bi eş bulmak için ve çalışıp yuvamı kurup aileme bakmak için gidiyorum
der.Bunu üstüne yaşlı adam Mehmet ile Veliye der ki.Siz alın bu
verdiğim şeyi yiyin yutun şehre geri dönün siz istediğiniz gibi
olcaksınız der.Şama gitmenize gerek kalmayacaktır.Aliye ise derki olum
sana vercek bişeyim yok.ALLAH c.c senin gönlüne göre bi eş nasip etsin
der ve 3 arkadaş buradan geri döner.Aradan uzun zaman geçer.(Tabi bu
arada bu 3 kişi yaşlı adamın dediği gibi olur zengin olurlar ve Ali de
güzel,iyi bi eş bulur.)Yaşlı adam bu sefer başka kılıkta bunların
olduğu yere gelir.Veli'nin kapısını tıklar ve kapıya hanımı çıkar evde
kimse yok mu der yaşlı adam.Veli gelir ve der ne istiyon.Yaşlı adam
olum der uzun yoldan geliyom karnım aç bana bi tas çorba, su verin
der.Veli de derki benim kimseye verecek suyum çorbam yok der.Yaşlı adam
bu sefer Mehmetin evine gider kapıyı çalar.Mehmetin eşi çıkar
kapıya.Yaşlı adam derki uzun yoldan geliyorum bana bi tas çorba ile su
verin der.
Mehmet derki işine git be adam benim kimseye vercek suyum çorbam yok
der.Adamı kapısından geri kovar.Bu sefer Yaşlı adam Ali'nin evine gider
ve kapıyı çalar.Kapıyı açan Ali'nin eşidir.Ali evde olmadığı için
hanımı yaşlı adamı evine davet eder eşim birazdan gelecek der.Yaşlı
adama çorba,su vs verir.Ali geldiğinde eşi der ki Ali Yaşlı bi amca
geldi seni sordu bendde seni evde yok diye içeri aldım der.Ali de iyi
etmişin hanım der.Hem yaşlı amcaya bişeyler verseydin der.Eşi de evet
çorba felan koyuverdim önüne der.Sonra eşi Aliye ya senin bu giymediğin
paltoyu da verelim Yaşlı amcaya der.Ali ilki aklına gelmiş hanım der
çok iyi olur.Ali gider Yaşlı adama o paltoyu da verir. Daha
sonra yaşlı adam kalkar ve derki.Hani siz 3 arkadaş Şama gidiyordunuz
hatırladın mı der.Ali de evet Hatırladım peki siz nereden biliyorsunuz
bunu der.Yaşlı adam der ki Hani sizi yoldan birisi geri çevirdi,Mehmet
ile Veliye bişey verdi sana da bi Dua etti İyi ve hayırlı bi eş ile
evlenmen için der.Ali evet evet doğru der.Sonra daYaşlı adam derki İşte
o adam BENDİM der.Ben oraya ALLAH tarafından gönderildim.Az önce
arkadaşlarından geliyorum İkiside beni kapıdan kovdular.Onlar ALLAH'ın
gazabına uğradılar ve Eski hallerinie geri döndüler.Bu ALLAH tarafından
Bi sınavdı bu sınavı Bi tek sen geçtin ALLAH c.c seni daha da çok
mükafatlandıracaktır der ve ayrılır.Ali ise çok mutlu ve huzurlu bi
şekilde yaşamına devam eder.Diğer arkadaşları ise yine eski hallerini
alır ve yoksulluk içinde gezerler.. Evet İşte arkadaşlar gördüğünüz gibi insanoğlu her an değişebiliyorlar.Bu dünya Sınav dünyası
| | yorumları okumak veya yorum yazmak için tıklayın..
En
büyük şükrü, en büyük nimete yapmalıyız, o da iman nimetidir.
Bağdat’ta, bir duvarın dibinde bir adam görürler, gözleri ama, el ve
ayak felç, yüzü cüzzamlı, ama sürekli olarak Rabbine hamd ve
şükrediyor.
Bir adamın dikkatini çekmiş ve ona sormuş Rabbimizin senin üzerinde hangi nimeti var ki şükrediyorsun, halin belli...vesselam
Diyor
ki: En büyük nimete ben kavuştum. Kalbime kendi sevgisini doldurmuş,
bunu çok az kuluna, sevdiği kullarına verir, beni de seviyormuş ki bana
da ihsan eyledi.