güzel bir hikaye.. | Kategori:Normal Hikayeler Yazılma: 13.04.2008 | Okunma: 322323 | Yorumlanma: 0 Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışta koşarak atları
terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin genç oğluna kadar
uzanır. Babasının işi nedeniyle çocuğun orta öğretimi kesintilere
uğramıştı.
Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası..
Çocuk
bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı
hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazdı. Hayalini en
ince ayrıntılarıyla anlattı.Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin
krokisini de çizdi. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini
gösterdi. Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000
metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.
Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev, tam kalbinin sesiydi.. İki gün sonra ödevi geri aldı.
Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir "0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı.
"Neden "0" aldım?" diye merakla sordu hocasına, çocuk..
"Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal" dedi, hocası..
"Paran
yok. Gezginci bir aileden geliyorsun. Kaynağınız yok. At çiftliği
kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık
hayvanlar da alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız" ve ekledi:
"Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm."
Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı.
"Oğlum" dedi babası "Bu konuda kararını kendin vermelisin. Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!."
Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına..
"Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin" dedi..
"Ben de hayallerimi..".....
O orta 2 öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki 1000 metrekarelik evinde oturuyor.
Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde çerçevelenmiş olarak asılı.
Öykünün en can alıcı yanı şu: Aynı öğretmen, geçen yaz 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi.
Çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine "Bak" dedi,
-
"Sana şimdi söyleyebilirim. Ben senin öğretmeninken, hayal hırsızıydım.
O yıllarda öğrencilerimden pek çok hayal çaldım. ALLAH' tan ki, sen,
hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın."
İki Bardak Su | Kategori:Normal Hikayeler Yazılma: 13.04.2008 | Okunma: 164165 | Yorumlanma: 0 Çok
eski zamanlarda, bir Hükümdar varmış, zenginliği tüm dünyaca
bilinirmiş. Hükümdar her gittiği yere, hazinesinin bir bölümünü götürür
ve bunları sergilemekten büyük onur duyarmış. Hükümdarın yaşamda en çok
güvendiği, tek akıl hocası bir Bilge kişiymiş.
Günlerden bir gün bu Bilge kişiyle otururken Hükümdar şöyle bir soru
sormuş: “Sen ki göğün gizemine ermiş, bilime yön vermiş bir adamsın.
İnsanlar, ister hükümdar denli güçlü, ister savaşçılar denli onurlu
olsun, ayağına kapanır ağzından çıkacak bir sözü beklerler. Şimdi senin
gibi Bilge bir adamın fikrini merak etmekteyim, benim hükümdarlığım ve
servetim hakkında ne düşünüyorsun?” Bilge bu soru karsışında,
Hükümdar’ın gözlerine bakarak şu sözleri söylemiş: “iyelim ki
hükümdarım, kızgın ve uçsuz bir çöldesiniz. Ölmemek için, size
uzatacağım bir bardak suya servetinizin yarısını verir
miydiniz?“Verirdim tabii.” “Zaman geçti diyelim, susuzluğunuz arttı,
size uzatacağım bir sonraki bardağa servetinizin öteki yarısını da
verir miydiniz?” Hükümdar biraz düşünür ve ardından “Ölmemek için evet”
der. Bunun üzerine Bilge kişi gülerek şu sözleri söylemiş: “Madem öyle,
o zaman övünmeyin fazlaca. Çünkü haşmetlim sizin servetiniz yalnızca
iki bardak sudur.” Bilge kişi güzel söylemiş. Gerçekten zenginlik,
sanıldığı gibi mal, mülk, para, pul, hatta sağlık bile değildir. Gerçek
zenginlik gönül zenginliğidir. Gönlünüz huzur içersindeyse, başınızı
yastığa koyduğunuzda, huzurla uyuyabiliyorsanız, sizden zengini yoktur.
| | yorumları okumak veya yorum yazmak için tıklayın..
Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı. Elli
yaşlarında gösteren adam, görmeye alıştığı hırpani kıyafetli
dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli
yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu. "Sapa sağlam adam gidip
çalışacağına dileniyor, belki benden daha zengindir" diye düşündü.
Zaten canı çok sıkkındı, birde sinirlenmişti. Alaycı bir ses tonuyla: - Ekmek parası mı istiyorsun ? diye sordu. - Hayır çikolata parası lazım! Bülent'in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. Espri yeteneği olan dilencinin hali de başka oluyor diye düşündü. - Niye siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz? - Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz, onu da bulamadıysak aç yatarız. Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı. - Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız? - Fakirin canı mı olur ki, tatlı istesin beyim.
- Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stendapçı mısın? - Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü, ona çikolata götürmek istiyorum. - Doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla. -
O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona
bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata
götürdüm. Çikolatayı çok sever. Adamın söyledikleri Bülent'in
dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş, kapıyı çarpıp
kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile kadar yürümüştü.
Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı. Oysa eskiden denizi
seyrederken çok rahatlardı. Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü. Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek, hiçbir şey onu rahatlatmıyordu. Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı. "Acaba söyledikleri gerçek mi, yoksa uyduruyor mu" diye düşündü. - Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi? Bülent'in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı, bir nüfus cüzdanından başka bir şey çıkmadı. - Ben dilenci değilim. İşim yok. Günlük çalışırım, ne iş bulursam yaparım. Fakat bu gün bütün gün iş aradım, aksilik bu ya, hiçbir iş bulamadım. Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi. - Oturun biraz dertleşelim bari, dedi. Adam çekingen çekingen oturdu yanına. - Yokmu eşin dostun, borç alacak akraban? - Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar. - Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını ? - Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim. -
Hımmmm. Aşk hemde otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en
fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun. - Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı. - Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin. - Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem. -
Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Bende altı yıllık
evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Sürekli kavga
ediyoruz. Daha iki saat önce kapıyı çarptım çıktım. Evimiz, arabamız, işimiz, gücümüz, her şeyimiz var, ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok, ama mutlusun. Para mı acaba bizi mutsuz eden? - Hiçbir şeyim yok mu? Hayır benim her şeyim var. Benim karım her şeyim. Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada? Sizin ev, araba, iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan. - Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor. Bir de fakir olsam kim bilir ne olur? -
Altın tasın, kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç
anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, hergün çeşit çeşit
yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın, kocasının her şeyi
olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur. - Sizin mutluluğunuzun sırrı bumu ? -
Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne
kadar değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor. - Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir? - Küçük kızı severek. - Küçük kız mı ? Hangi küçük kız ? -
Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız
vardır. O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutu edersen, o kadını
da o kadar mutlu edersin. - Nasıl yani ? - Küçük kız neleri
sever, nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep beğenilmek, ilgi
görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar. Kendilerine
prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses
olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak
isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. İltifata
doymaz küçük kızlar. Öyle değil mi? - Haklısın. Benim dört yaşımda
bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam boynuma sarılır "babacığım beni ne
kadar seviyorsun?" diye sorar. Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda
"Baba güzel olmuş muyum?" diye sorar durur. Güzelsin demem de yetmez
ona. " Harikasın prenses gibi olmuşsun" demeliyim. Dünyanın en güzel
kızı demeliyim. - İşte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak
isterler. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda
seksen, doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim.
Ona "bebeğim" diye hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. "Bebeğim bana bir
çay yapar mısın?" dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu
görmelisiniz. - Hiç kavga etmezmisiniz siz? - Kavga evliliğin
tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır.
Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak
ayrı bir keyif verir bana. - Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda. -
Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En
ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki
sen o tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla
aldatma. Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla
bakar. Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hemde çabuk kırılırlar. Çok
narindir onlar. Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler. - Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum. Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum. - Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi. Çoğu
zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde
karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için
elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu
olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu
etmelidir. Düşünsene somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin. - Haklısında bende bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum. -
Yine para, yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama kadınlar
para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. Kadınlar
hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi. Ama hediyeyle mutlu
olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir
anlamı yoktur. Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım
günlük yedik. Bazen aç kaldığımız günler oldu. Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım ve mutlu ettim onu. Adam ayağa kalktı. -
Bana müsaade, artık gitmeliyim, karım merak eder. Sende git evine küçük
kızın gönlünü al, belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur. - Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı. - Sizi tanıdığıma çok memnun oldum. Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi. - Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım, dedi. Pastayı
aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin
mutluluğuyla, bin bir teşekkür ederek evginin yolunu tuttu. Bülent de
pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı. Evine
geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu.
Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküp yıkadı., sonra
eşinin önüne koydu. - Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri, dedi. İnci hiç konuşmadı. - Sorsana "niye" diye. İnci kızgın kızgın: - Niye? Diye sordu. -
Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek, dedi
gayet ciddi bir ses tonuyla. İnci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi
yumuşamıştı. - Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım. -
Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi
meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim
bir şeydi. "bak senin sevdiğin meyveleri aldım" Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım, meyve alarak gönlümü alamazsın. - Özür dilerim seni kırdığım için. Sonra Bülent yere diz çöktü. - Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice seven bu adamı senden mahrum etme. - Bülent yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu. İnci kıkır kıkır gülmeye başladı. - Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin, dedi. Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü. Bundan sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü.
Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar. İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder birliktelikleri, tabii zaman lâzımdır birbirlerini tanımak için. Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan içi içine sığmaz artık ve anlar ki, su'ya aşık olmuştur. İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar, "Sırf senin hatırın için ey su" diye... Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı birşeyler hissetmeye başlamıştır. Zanneder ki, çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur. Günler ve aylar birbirini kovalalar ve çiçek acaba "Su beni seviyor mu?" diye düşünmeye başlar. Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle... Halbuki çiçek, alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz. Çiçek, suya "Seni seviyorum der. Su, "Ben de seni seviyorum" der. Aradan zaman geçer ve çiçek yine "Seni seviyorum" der. Su, yine "Ben de" der. Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler...
Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz etrafa ve son kez suya "Seni seviyorum." der.
Su da ona "Söyledim ya ben de seni seviyorum." der ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin. Yataklardadır artık çiçek. Su da başında bekler çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine...
Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla başını döndürerek çiçek, suya der ki; "Seni ben, gerçekten seviyorum." Çok hüzünlenir su bu durum karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır nedir sorun diye...Doktor gelir ve muayene eder çiçeği. Sonra şöyle der doktor: "Hastanın durumu ümitsiz artık elimizden birşey gelmez."
Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık nedir diye ve sorar doktora. Doktor, şöyle bir bakar suya ve der ki: "Çiçeğin bir hastalığı yok dostum... Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için" der.
Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece "Seni seviyorum" demek yetmemektedir...
ALLAH Susuz Birakmasın Kardeşim Belliki Gönül Yaranız var ALLAH Sabır Versin inşALLAH
İhtiyar, iftitah tekbiri için kaldırdığı ellerini indirerek cevap verdi; -"Bu hasta benim oğlum olur"
Başını salladı doktor. Oldugu yerde 360 derecelik dönüşten sonra; -"Neden namazını kılıp gelmedin? Burasi cami mi, hasta odası mı?"
Ihtiyar yarı utangaç, yarı cesur; -"Ezan yeni okundu, abdesimde vardı..." diyebildi ancak.
Doktor yanındaki hemşirelere döndü ve odanın bir kenarına kaşkolunu sererek namaz kılmakta olan ihtiyari göstererek; -"Görüyorsunuz değil mi? Cahillik ne kadar komik durumlara düşürüyor insanı...Ne demişler; oku adam ol..."
Ihtiyar
doktorun bu sözlerini duymamazlıktan gelerek namazına devam etti. Tam o
esnada her tarafi serum baglantılı genç hasta, hırıltılı bir inlemeye
başladı. Doktor ve hemşireler derhal hastanin başına toplanarak durumu
kontrole koyuldular. Herhalde genç hasta son demlerini yaşıyordu.
Iniltiler arasında bir kelime anlasilir gibi oldu.Hemsireler serumlari
degistirirken doktorda hastanin konusmasini anlamakla mesguldu; -"Neyin var? Ne istiyorsun?" diye sorup duruyordu.
Hastanın cevabı ise odadakilerin rahatlıkla anlıyabileceği nitelikteydi; -"Oku, oku, oku!"
Doktor, hemşirelere göz attıktan sonra yüksek bir ses tonuyla tekrarlıyordu; -"Neyi okuyayim?"
Genç hastanın cevabı hep aynı kelimelerdi; -"Oku, oku, oku"
Doktor
birşey anlamamış olmanın çaresizliği ile etrafa bakınırken, ihtiyar
baba biraz seri davranarak namazını bitirdi ve oğlunun başucuna koştu.
Bir müddet doktorla gözgöze geldiler. Ihtiyar etrafina bakınarak
mırıltı halinde;
-"Görüyorsunuz değil mi? Cahillik ne kadar
komik durumlara düşürüyor insanı..."deyip oğlunun son nefesteki
isteğini getirdi ve Kelime-i Şehadet'i üç defa okudu…