güneş ile rüzgar | Kategori:Normal Hikayeler Yazılma: 15.05.2008 | Okunma: 303304 | Yorumlanma: 0 Güneş ile Rüzgar, hangisinin daha güçlü olduğu konusunda tartışırlar.
Ve rüzgar "Sana benim daha güçlü olduğumu kanıtlayacağım "der.
"Şuradaki
yaşlı adamı görüyor musun hani su üstünde palto olan. Bahse girerim o
paltoyu üstünden senden çok daha çabuk sokup alabilirim."
Bu
denemeye razı olan güneş bir bulutun arkasına gizlenir ve rüzgar bir
fırtına gücüyle esmeye başlar. Ancak rüzgar şiddetini ne kadar
artırırsa yaşlı adam da paltosuna o kadar sarınır.
Sonunda rüzgar pes edip durulur ve güneş bulutun arkasından çıkarak
yaşlı adama sıcacık gülümser. Bunu gören yaşlı adamın yüzünde bir
hoşnutluk ifadesi belirir. Ve paltosunu çıkarır. İddiayı kazanan güneş
rüzgara "DOSTLUK VE NAZİKLİK HER ZAMAN HAŞİNLİK VE ZORBALIKTAN DAHA
GÜÇLÜDÜR..." der.
Geçmiş zamanın birinde bir adam, bir çiftlik evi yapmaya karar verdi. Bunun için güzel bir yer aradı ve aradığı yeri sonunda buldu. Araziyi sahibinden satın aldı. Hemen işe koyuldu. Önce kendine güzel bir ev, daha sonra hayvanları için bir barınak yaptı. Geri kalan arazi üzerine ise meyve ağaçları dikmeye başladı.
Bir gün arazide çalışırken kazmasının ucuna sert bir cisim takıldı. İçinden, "sert bir kaya parçası olmalı" diye düşündü. Ancak biraz daha kazdığında bir de ne görsün! Bir küp altın. Küpü bulunduğu yerden dikkatlice çıkardı. İçinden şunu geçirdi:
- Ben bu araziyi satın aldım; ama içindekileri satın almadım. Bu altınlar arazinin benden önceki sahibinin olmalı. En iyisi ben bu küpü ona teslim edeyim.
Adam hemen araziyi aldığı adamın yanına gittti ve durumu anlattı. Bu altın küpünü adama teslim etti. Adamı dikkatlice dinleyen arazinin eski sahibi şöyle dedi:
- Kardeşim, ben bu araziyi sana içindekileriyle beraber sattım. Bu altın küpü benim değil, senin. Çünkü arazi şu anda sana ait.
Karşı taraftaki adam ise altınları kendisinin alamayacağını söylüyordu. Aralarındaki bu anlaşmazlık uzayınca hakime gitmeye karar verdiler.
Mahkemeye vardıklarında durumu hakime arz ettiler. Hakim öncelikle toplumda böylesi insanların yaşadığı için Rabbine şükretti ve ardından her iki adama da bekâr çocuklarının olup olmadığını sordu. Adamlar şaşırmıştı. Konunun bekâr çocuklarla ne ilgisi olabilirdi ki?
Araziyi satın alan adam,
- Benim bir oğlum var, dedi.
Diğer adam ise,
- Benim de bir kızım var hakim bey dedi. Bunun üzerine hakim sözlerine şöyle devam etti:
- Efendiler! Sizin hakkınızda verdiğim hüküm şu: Çocuklarınızı birbiriyle evlendirin. Bu altınların bir kısmını da onlara düğün masrafları ve düğün hediyesi olarak harcayın. Bir kısmını kendi ihtiyaçlarınız için, geri kalan kısmını da ALLAH yolunda hizmette kullanın.
Her iki taraf da haklarında böyle bir kararın verileceğini akıllarının ucundan geçirmiyorlardı. Ancak bu karardan iki taraf da oldukça memnun kaldı. Çünkü bu sayede hem aralarındaki ihtilaf çözülmüş hem de akraba olmuşlardı. (Buhari, 3285; Müslim, 1721)
| | yorumları okumak veya yorum yazmak için tıklayın..
Sahipsiz Kalan Diploma | Kategori:Normal Hikayeler Yazılma: 13.04.2008 | Okunma: 280281 | Yorumlanma: 2 Üniversitede
derslerin bitmesine az bir zaman kalmıştı. Birkaç ay sonra diplomasını
alacak, öğretmen olacaktı. Hayalleri ve hedefleri vardı. Arkadaşlarına
karşılık beklemeden yardım eder, herkes onu daha çok bu özelliğiyle
tanırdı. Ders kitaplarının ilk sayfalarına güzel sözler yazar, bunları
hayatına uygulamaya çalışırdı. Bu güzel sözlerden biri, "Sizin en
hayırlınız, insanlara en faydalı olanınızdır." hadîs-i şerifiydi.
O
gün Salim Bey, "Osmanlı Tarihi" dersinin vize sonuçlarını açıklıyordu.
Elindeki son yazılı kâğıdı Tayfun Şahin'indi. Üzerinde 100 yazıyordu.
İsmini okumadı; ama Salim Beyin yüz ifadelerinden sınıf arkadaşları bu
kâğıdın ona ait olduğunu anlamışlardı. Sınıfı birden derin bir
sessizlik kapladı. Herkesin üzüntüsü yüzünden okunuyordu.
Tayfun, bir öğrenci
yurdunda kalıyordu. Yurt idarecilerini çok seviyor, onlardan insanî
değerler adına çok şeyler öğrendiğini söylüyordu. Yurt, onun için evi
kadar sevdiği bir yuvaydı. Ona ek bir bina daha yapılmıştı. Kendisi
gibi daha birçok talebe orada barınacaktı. Buna çok seviniyordu. Sadece
temizlik işleri kalmıştı; o da tamamlanınca yeni öğrenciler gelecekti.
Temizlik yapmak için öğrenciler arasından birkaç gönüllü aranınca,
Tayfun ve iki arkadaşı, "İnsanlığa hizmet, Hakk'ın rızasını
kazanmaktır." diyerek hemen kolları sıvayıp işe giriştiler. Gayretli
bir çalışmayla iki gün içinde binanın temizliği bitti. İkinci gün akşam
geç vakitte toz toprak içerisinde odasına döndüğünde, Tayfun sıcak bir
duş alıp rahatlamak istedi. İşte ne olduysa o anda oldu. Bu bir
dalgınlık mıydı, yoksa bir davetiye mi yollanmıştı kendisine? Şofbenden
sızan gazın tesiriyle derin bir uykuya daldı. Kimsenin bundan haberi
yoktu. Uzun bir süre sonra, yurt müdürü, banyonun ışığını açık görünce
olayın farkına vardı. Derhal Tayfun'u hastahaneye kaldırdılar. Ama
yapılacak bir şey kalmamıştı.
Müdür, gece yarısına doğru yurda
döndü. Bitkin bir halde idare odasına geçti. Üzüntüsünden ne yapacağını
bilemiyordu ki telefon çaldı. Gecenin bu saatinde arayan da kimdi?
Ahizeyi korkuyla kaldırdı. Telefondaki ses, yurdun ihtiyaçlarının
temininde kendilerine yardımcı olan emekli öğretmendi. O, yurda on
kilometre kadar uzakta bir evde oturuyordu. Gördüğü bir rüyanın
tesiriyle uyanmış, bir daha uyuyamamıştı. Yurdu aramadan içi rahat
etmeyecekti. Hemen gördüğü rüyayı müdüre anlattı: "Rüyamda, Kâinatın
Efendisi (sas) ile yeni yapılan yurdu gezdik. ALLAH Resulü (sas)
yurttan ayrılırken, sevdiği bir genci yanında götürdü."
Tayfun'un
vefat haberi kadar bu rüya da dostları arasında yayıldı. Bütün sınıf
arkadaşları da duydu. İşte onun adı okunmadan sınıfı sessizlik ve hüzün
kaplamasının sebebi buydu. Selim bilinen rüyayı anlatarak sınıftaki
sessizliği bozdu. Diğer arkadaşları da o güzel insanla olan
hatıralarını anlatıp biraz olsun rahatlamak istiyorlardı. Bunun
farkında olan Salim Bey, o günü Tayfun'u anmaya ayırdı. İlk sözü Enver
aldı. "Liseyi de onunla beraber okudum. Yedi yıldır beraberdik. O sanki
başka bir dünya için yaşıyordu. Şimdi bana bıraktığı büyük bir hatıra
var elimde: ders notlarını tuttuğu büyük bir defter... Her ders için
ayrı bir bölüm ayrılmış. En sonda ise duygu ve düşüncelerini yazdığı
bir bölüm var. İşte dikkatimi çeken bir yazı. 'Dikkat!' ile başlıyor. O
bir mektup mu, yoksa vasiyetname mi, bilemiyorum. Şöyle devam ediyor
yazı: 'Dizmeye başladığın boncukları bitirmeden ölebilirsin. Sıvamaya
başladığın odanı tamamlamadan hayata gözlerini yumabilirsin. Çıktığın
seferini tamamlamadan fâni ömrün bitebilir. Evet, her an ölebilirsin.
Madem hakikat böyledir; gurur ve enaniyeti bırak, üzerindeki gafleti at
ve ölüme daima hazırlıklı ol. Tâ ki, ölüm meleği geldiğinde seni hazır
bulsun. İşte sen böylesine bir şuurla yaşa ki kabirde de, mahşerde de
rahat edesin. Öyleyse, işlediğin günahları pişmanlık ve istiğfar
gözyaşlarınla yıkamaya bak; onlara bir daha yaklaşmamaya karar ver!
Olur ki, Yüce Mevlâ, hâline ve gözyaşlarına acır da merhamet eder."
Sınıftaki
herkes bir şeyler söyledi. Kimi onun vefasından, kimi çok kitap
okumasından, kimi bilgiçlik için değil, yaşamak için okuduğundan, kimi
Yaratıcı’sıyla alâkasından bahsetti. Ama konuşmaktan çok dinlediler.
Enver'in okuduğu yazı ve emekli öğretmenin gördüğü rüya, zihinlerde bir
araya gelince herkes bir daha sarsılmıştı. Bundan da öte, hepsinde bir
merak vardı. Tayfun bu satırları yazarken, vefatının yakın olduğunu mu
hissetmişti, yoksa sürekli ahiret endişesiyle mi yaşıyordu? Belki her
ikisi de söz konusuydu! __________________
Ebabil Kuşları | Kategori:Normal Hikayeler Yazılma: 13.04.2008 | Okunma: 216217 | Yorumlanma: 0 Yemen, Habeşistan Krallığına bağlı bir
valilikti. Kısa boylu, şekilsiz, hilekar ve ihtiraslı biri olan vali
Ebrehe, eyaletinde yaşayan arapların her sene akın akın Kabe'yi ziyaret
için Mekke'ye gitmelerine sinirleniyordu. Bu sebeple, bu koyu
hırıstiyan, San'a şehrinde devrin en namlı mimar ve ustalarına gayet
süslü gösterişli büyük bir kilise yaptırdı ve ismini "Kuleys" koydu.
Bunun
ardından da Habeş Kralı'na mektup yazarak arapların şimdiden sonra hac
için ancak "Kuleys"i ziyaret edebileceklerini; Mekke'ye gitme
maksadıyla hiç kimseye izin vermeyeceğni zira bu yüzden ülkesinin büyük
maddi zararlara uğrıdığını bildirdi... Böylece kralın da izin ve
desteğini almıştı...
Ebrehe'nin kararı, az zamanda her tarafa
yayıldı... Böyle bir engelleme niyeti Yemen'li arapları fena halde
öfkelendirmişti. Nukayl isminde bir yerli, Kuleys kilisesine girerek
orada ibadet ediyormuş gibi üç gün-üç gece kaldıktan sonra kimsenin
olmadığı bir zamanda vurdu, kırdı, içeriyi harabeye çevirdi ve
ihtiyacına yaparak kirletti ve kayıplara karıştı. Ebrehe ağır bir
hakarete uğramıştı.
Bir grup arabın kaza sonucu çıkardığı
yangınla kilisenin tahta bölmeleri de yanınca vali, iyice küplere
bindi.. Ebrehe'nin intikam kararı işitilmemiş cinstendi..
Kabe'yi
yıkıp yerle bir etmek, enkazı fillerle Yemen'e taşımak ve Mekkelileri
esir almak için dörtbin Fil ve üçyüzbin Habeşliden kurulu ordusu ile
harekete geçti.
Düşmanın, Mukaddes Kabe'yi yıkmak üzere
gelmekte olduğunu öğrenen Kureyşlilerin keyfi kaçmıştı. Bunun üzerine
Mekke Emiri Abdülmuttalib, içlere su serpici şu kısa konuşmayı yaptı:
-Ey
Kureyş kabilesi; endişeye kapılıp, huzurunuzu bozmayın!... Yemen ordusu
gelip Kabe'yi yıkamaz; Kabe'nin sahibi vardır. Onu koruyacağından
şüpheniz olmasın. Ama ferman-ı ilahi böyle ise kim mani olabilir?
Peygamberimizin
dedesi Abdülmuttalib, o günlerde gördüğü bazı rüyaları kendine göre
tabir ederek böyle diyordu; ama aslında O'nun da kalbi rahat değildi...
Bir
müddet sonra Mekke çevresine gelen düşman öncüleri, arapların koyun ve
develerini alıp götürdüler. Götürülenler arasında Abdülmuttalib'in
dörtyüz seçme devesi de bulunuyordu.
Abdülmuttalib, düşmana
elikolu bağlı teslim olmak için Kureyşli yiğitlerle beraber silahlanıp,
pusatlanarak cins arap atlarına binip vakit kaybetmeden Sebir dağana
çıktılar.
Dağda insanı hayret ve hayranlığa düşüren bir olay meydana gelid.
Adem
aleyhisselam'dan beri aziz Peygamberimiz'in atalarının birinden
diğerine geçe geçe en sonunda dedelerine ulaşan "Muhammed nur",
Abdülmuttalib'in alnında ayın ondördü gibi parlayıp ışık saçmaya
başladı. Öye ki bu parlak ışık aşağılarda gecenin karanlığana bürünen
Mekke'nin üzerine kadar yayılıyordu. Nurun alnında yine bütün güzellği
ile belirmesi üzerine, Abdülmuttalib, silah arkadaşlarına:
-Dönün! dedi. Şehrimize gidiyoruz. Zafer bizimdir! Bu nur ne zaman alnımda işımışsa o dem düşmana
galip gelmişizdir.
Mekke
önlerine gelmelerinden az zaman sonra Ebrehe, beldeyi teslim alıp,
Kureyşlileri yerlerinden, yurtlarından sürüp atması için
yardımcılarından biri komutasında asker gönderdi. Kureyş emiri
Abdülmuttalib'le yaptığı görüşmede O'nun heybetinden komutanın aklı
başından gitti, dili dolaştı ve olduğu yere yığıldı. Boğazlanan bir
dana gibi böğürüyordu.
Biraz sonra korkusu yatışan düşman komutanı, kendini toparlayınca yeri öptü ve Abdülmuttalibe:
-Kureyş'in en üstünü olduğun besbelli. Buna bütün kalbimle inanıyor ve şahid oluyorum, dedi...
"Mekke
fatihi" olmak hayali ile gelen Ebrehe'nin adamı, muhatabının nurlu yüzü
ve ciddi halinden ürkmüştü. İşte şimdi yerlere kapanmış vaziyette böyle
konuşuyordu.. Hiç bir şey yapamadan askerleri ile beraber yüzgeri edip
oradan savuştular...
Abdülmuttalib, develeri istemek üzere
Ebrehe'nin konakladığı Taif'e gitti. Mağrur kumandana Kureyş reisinin
geldiğini haber verdiler. Ebrehe, Abdümuttalib'i görünce elinde
olmayarak ayağa kalkıp baş köşeye oturttu ve ne istediğini sordu.
Abdülmuttalib:
-Adamların develerimi götürmüş; emir ver de iade etsinler!..dedi. Ebrehe:
-Ben
buraya Kabe'yi yıkmak için geldim!!! Bu mes'ele üzerinde hiç
durmuyorsun da develerini istiyorsun! şeklinde konuşunca Abdülmuttalib,
Valinin ne demek istediğini anlamıştı:
-Develer benim olduğu için istiyorum; Kabe ise "ALLAH'ın evi"dir. Yüce ALLAH, O'nu düşmanın şerrinden muhafaza eder, dedi.
Bu
konuşmalar olurken Ebrehe'nin "Mahmude" ismindeki ak renkli, en gözde
fili oraya getirilmişti. Diğer filler öğretildiği biçimde Ebrehe'ye bir
takım bağlılık hareketleri yaptıkları halde bu hayvan böyle
davranışlara hiç yanaşmadı.
Ak fil, Abdülmuttabib'i görünce deve
gibi çöküp sevgi gösterisi yapmaya başladı. Filin hareketi şaşkınlık
uyandırmıştı. Bir müddet herkes konuşmayı unutmuş gibi sustu. ALLAHü
teala, dile gelmesine izin verince fil, açık bir ifade ile, Kureyş
liderinde gördüğü "Son Peygambere ait nur"a selam verdiğini söyledi...
Ebrehe,
develeri sahibine iade etti; fakat Abdülmuttalib'in "Mekke mallarının
üçte birini verelim bizlerle uğraşmaktan vaz geçerek geri dönün"
teklifini kabul etmedi.
Teklifi reddedilen Mekke emiri, şehrine
dönerek, Kabe'ye geldi ve kapının kulpundan tutarak yaklaşan tehlike
için yana yana ALLAH'a yalvarmaya başladı. Düşman, Ebrehe'nin
komutasında en önde meşhur ak fil olduğu halde sırtlarına süslü ve
pahalı kumaşlar atılı filler, hücuma hazır askerlerle iyice Mekke'ye
yaklaştı... Şehirde rahatsızlık son noktadaydı.
Tam bu sırada
hiç beklenmedik bir şey oldu. "Mahmude" Mekke üzerine yürümüyordu.
Halbuki Ebrehe, her harpte olduğu gibi bu defa da büyük işler
başaracağını ümid etmişti. Hayvanı döğmelerine, üstünde değnekler
kırmalarına, her yolu denemelerine rağmen adım attırmadılar.
Yemen
ordusu bu mücadelede iken gökyüzü "Ebabil" denilen ve bu bölgede daha
önce görülmemiş siyah renkli, yeşil boyunlu, ufak gagalı, uzun ayaklı
dağ kırlangıçları ile doldu. Kuşların gagaları ile ayaklarında nohuttan
küçük mercimekten büyük taşlar vardı ve her taştan bir düşmanın ismi
yazılışdı.
Kafileler halinde gelerek önce Kabe-i Şerif'in etrafında uçup tavaf yaptılar, sonra düşmanı taş yağmuruna tutmaya başladılar.
Kuşlar,
taşı yukarıdan bıraktıça isabet alan askerin tepesinden girip ayağından
çıkarak onu hemen öldürüyordu. Hatta süvari olanların atları ile
beraber canı çıkıyordu.
İstilacı orduda müthiş bir bocgun
başladı. Etleri lime lime dökülerek ölüyor; Ebrehe de içlerinde olduğu
halde perişan bir vaziyette Yemen'e doğru kaçıyorlardı.
Fakat,
düşmanı havadan takip ederek kovalayan bu minik kuşlar, firarilerin de
çoğunu öldürdü. Kaçanlardan bir kısmı yollarda telef olmuş; kurtulanlar
anca yemen'de nefe alabilmişti. Mağrur Ebrehe başşehir San'a'ya
varabildi ama cüzzam hastalığına yakalanmıştı. Parmak uçlarından kan ve
irin akıyordu. Parmakları çürüyüp düştü ve bir müddet sonra yüreği
çatlayarak feci şekilde öldü.
Ebrehe'nin yardımcısı ise kaça kaça ta Habeşistan'a gelmiş, olanları bir bir krala hikaye ediyodu. Kral:
-Bunlar
ne biçim kuşlarmış ki hep seçme askerleri öldürmüş? diye hayretini
açıklarken bir kuş vali muavininin başı üstünde dönmeye başladı.
-İşte, dedi adam, bu kuşlardan, bu kuşlardan!.. Cümleyi yeni bitirmişti ki, o da bir Ebabilin attığı taşla oracıkta öldü...
Binlerce
asker ve Mahmude'den başka bütün filler ölmüştü. Birkaç gün sonra insan
ölüsü ve hayvan leşleri dayanılmaz bis bir koku yaymaya başladı. Mekke
yaşanmaz olmuştu. Bunun üzerine Abdülmuttalib, Kabe'ye giderek Cenab-ı
Hakka bu kokudan kurtulmak için dua etti.
Duanın peşinden öyle müthiş bir yağmur yağdı ki ırmaklar gibi kabaran seller, ceset ve leşleri alıp götürdü.
Kureyş
kabilesi, doğumuna iki ay kadar bir zaman kala iki cihanın baş tacı
Sevgili Peygamberimiz'in ALLAH katındaki eşsiz hatırından dolayı büyük
bir düşman tehlikesini atlattığı gibi, kaçan ordunun geride bıraktığı
mallara da ganimet olarak sahip olmuştu.
Ebrehe'den sonra iki oğlu yerine valilik yapmışsa da bu saltanat, kısa sürmüş ve tacı tahtı batıp gitmiştir.
Araplar,
bu vak'anın geçtiği tarihe "Fil yılı" ismini vermiş ve Kureyş'in ALLAH
indinde makbul olduğuna kanaat getirerek bu kabileye ilişmemeye
başlamıştı.