Zemzem
kuyusu çetin ve uzun mücadelelerden sonra tekrar Kabe’ye ve
ziyaretçilere kazandırılmış; ceddi İsmail Peygamberin, hatırasını yok
olmaktan kurtarıp şenlendirdiği için Abdülmuttlib’in şan ve şöhreti
dört bir tarafı tutmuştu ama… bir şey unutulmuştu… bir vaad… bir söz!…
Taşlanmış
toprağı kazma kürekle yenip suya varmak için uğraşmaktan mecalinin
tükendiği bir anda Abdülmuttalib, ellerini açıp yüce ALLAH’a
yalvarmıştı:
-Ya Rabbi! Bana on erkek çocuğu daha verir de onlarla birlikte kyuyu kazabilirsem oğlumun birini sana kurban edeceğim…
İsmail
aleyhisselama tabi bir mü’min olan Abdülmuttalib’in duası kabul olmuş;
lakin aradan geçen uzun seneler sebebiyle söz unutulmuştu…
Fakat!…
Duyan, gören, bilen ve unutmak gibi her çeşit kusur ve eksiklikten uzak olan ALLAHü teala, kulunun vaadini unutmamıştı.
…..
Abdülmuttalib, bir gece rüyasında bir adam gördü. Adam, emreden bir eda ile:
-Ey Abdülmuttalib, kurban sözüne sadakat göster! dedi.
Abdülmuttalib
endişe ile uyanır uyanmaz hemen bir koç kurban etti; sonra yattı.
Gözlerini yumar yummaz rüyada yine bir takım insanlar, emri tekrar
ediyorlar:
-Koç’tan daha büyük kurban kesmelisin!
Hemen kalkıp bir sığır kesti ve uyudu; ancak rahat bırakılmıyor:
Bu sefer bir deve kurban etti. Yine yattı. Rüyada bir nida:
-Ey
Abdülmuttalib, daha büyük kurban kesmelisin! Abdülmuttalib, hala sözünü
hatırlayamamış, “büyük kurban”dan neyin murat edildiğini bir türlü
anlayamamıştı. Sordu:
-Daha büyük olan ne ola ki?
-On
oğlun oldu. Zemzem kuyusunu bulmakla maksadın gerçekleşti. Şimdi
oğullarından birini kurban et. Böyle söz vermiştin; vaadini yerine
getir!…
Abdülmuttalib, yataktan fılarcasına kalktı. İstırabı o
kadar büyük, o kadar derin, kendisi o kadar şaşkındı ki, ne yapacağını,
ne edeceğini bilemiyordu. Evet; vaadini hatırlamıştı… şimdi başı iki
elinin arasında düşünüyordu. Söz… ALLAH’a söz verilmiş; Yüce ALLAH,
O’na evlatlar ihsan etmişti. Tıpkı İbrahim Peygamber gibi O’nun da
nezrine uyması isteniyor, rüyada sürekli olarak ikaz ediliyordu.
Ahde vefa gösterilmeli; söz muhakka yerini mulmalıydı. Ya can parçası, göz nuru evlad?
Başka
ihtimal yoktu. Her şeyi yoktan varedene oğlunun birini iade edecekti…
bağrına taş bastı ve yavrularını uyandırdı. Meseleyi yavaş yavaş,
alıştıra alıştıra onlara söylüyordu. Delikanlılar:
-Baba, dediler, ister birimizi istersen hepimizi kurban et; biz emrinizdeyiz. Sen üzülme yeter!
Gençler, böylece detli babaya teselli ve destek oldular; O’na cesaret verdiler.
Mustarip
baba, bu tarifsiz fedakarlık karşısında gözyaşlarını gizleyerek,
oğullarına, her birinin ismini bir ok üzerine yazıp getirmelerini
söyledi…
Az sonra yazılı oklar gelmişti. Abdülmuttalib ve
oğulları adete göre kur’a çektirmek için okları gece gündüz Kabe’yi
bekleyen Kabe muhafızına götürdüler.
Yapılan çekilişte kurbanlık
isim belli oldu: Abdullah!… Abdullah! Yani, Abdülmuttalibin en çok
sevdiği, bütün o çevrenin gözünün üstünde olduğu oğul. Alnında ahir
zaman Peygamberine ait nurun Ülker yıldızı gibi parladığı oğul!… ALLAH,
öyle takdir etmiş; kur’a bu yüksek yaradılışlı evlada isabet etmişti.
Girilen yoldan dönüş olamazdı; Abdullah kurban edilecekti!…
Abdullah,
Abdülmuttalibe, Abdülmuttalib, ilahi emre; her ikisi insana kendinden
daha yakın, öz anne babasından daha merhametli yüceler yücesi ALLAH’a
teslim olmuştu. Sır da burada olmalıydı… Zor bir anında Rabbine iltica
etmiş, O’ndan yardım instemiş karşılığında bir söz vermişti.
Abdülmuttalib, şimdi ölçüyü aşan vaadinden dolayı imtihana çağırılyor
ve böylece insanların ölçü içinde kalmaları hangi şartlarda olursa
olsun haddini aşmamaları ihtar ediliyordu… Ya Abdullah?
İnsan,
cin, melek, ve bütün mahlukların… yaşamış, yaşayacak ve yaşayan her
canlının en üstününe baba olacak bir insanın hem de genç yaşta
imtihanların en zoru ile; canını feda etme kahramanlığı ile tecrübe
edilmesi… O’nun mevkii buydu ve teslimiyeti ile bu kahramanlığı isbat
ediyordu. İşte babası Abdülmuttalib, bir elinde parıl parıl parlayan
keskin bir bıçak, bir elinde oğlunun bileği, iki yanda Abdullah’ın anne
ve kardeşlerri kurban kesme yerine gidiyorlar.
Kureyş kabilesi
“Abdullah’ı babası kurban ediyor” haberi ile çalkalanıyor. Herkes
iliklerine kadar donmuş ve şaşkın. Şaşkınlığı ilk yenip kurban yerine
yetişen Abdullah’ın annesinin akrabaları olan Beni Mahzum oğulları. Ve
onları takiben Kureyş büyükleri. Abdülmuttalib’e muhalefet büyüyor:
Eğer
böyle bir kurban kesilirse, çok kötü bir geleneğe yol açılır. Herkes
olur olmaz yere çocuğunun boğazına bıçağı dayar. İffeti ve
güzelliğinden başka konuşması bile kardeş ve akranlarından daha üstün
olan bu çocuğa yazık olur, şeklinde izahlarla Abdülmuttalibi iknaya
çalışıyorlardı…
Uzun tartışmalardan sonra meseleyi Hicaz’da oturan meşhur Kahin Şüca’ya götürmeye ve O’nun diyeceğine uymaya karar verdiler.
Bunun üzerine Abdülmuttalib ve şahıha katılan birkaç kişi Hicaz’a giderek tanınmış Kahini buldular. Kahin:
-Sizde bir insanın diyeti kaç devedir? diye sordu.
-On devedir, dediler.
-Öyleyse
Abdullah’ın bedeli olarak deve kurban edeceksiniz… Bunun için de
Abdullah’ı bir tarafa, on deveyi bir tarafa koyarak kur’a çekin. Kur’a
develere çıkarsa bunları kesersiniz. Abdullah’a çıkarsa, develere on
tane daha ilave ederek kur’a çekmeyi yenileyin. Yine Abdullah’a çıkarsa
bir on deve daha ilave edin. Böylece kur’a develere isabet edene kadar
onlu ilaveler yaparsanız, dedi ve gelenleri memleketlerine geri yolladı.
Onlar
gele dursunlar. Mekkelilerde heyecan son noktasında. Nihayet beklenen
yolcuların ufukta belrdiğini gözetleyiciler haber verdi…
Kahinin
buluşu Mekke’nin putperest, hıristiyan, yahudi, İbrahim ve İsmail
Peygamber dinine mensup bütün kabile ve mensuplarını sevince boğdu…
Meraklıların
önünde ve bir tarafta gözlerin bakmaya kıyamadığı Abdullah, bir tarafta
dünyaya metelik vermez tavırlar ile sakin sakin geviş getiren develer
olduğu halde Kur’a çekmeye başlandı. Ne var ki, her defasında kur’a
Abdullah’ı gösteriyor ve on deve ilavesi ile çekim tekrarlanıyordu… ta
onuncu defa kur’a çekilene kadar. Onuncu çekilişde kur’a, sayıları yüze
varan develere isabet etti…
Herkeste sevinç, taşkınlık… Fakat,
Abdülmuttalip ağır başlı ve temkinli; kur’ayı bir kere daha yeniledi;
evet bunda da kur’a develere çıktı. Gönlü rahatladı, sırtından koca
dağlar kalktı Rabbine şükretti.
Hemen oracıkta yüz deve bir biri ardısıra kurban edildi. İnsanlar, hayvanlar, kuşlar günlerce bu etlerle geçindiler.
Böylece Abdülmuttalib ve Abdullah yeryüzündeki büyük değişikliğe az bir vakit kala imtihandan yüz akı ile çıktılar.
Bundan
sonra Abdullah “zebih” yani “kurbanlık” lakabı ile çağrıldı. Nitekim
İsmail aleyhisselam da benzeri bir hadiseyi yaşadığından O’na da
“Zebih” denmişti. Bunun için azizler azizi sevgili Peygamberimize
“İbnü’z-Zebihayn”, “iki kurbanlığın oğlu” denilmiştir.
| | yorumları okumak veya yorum yazmak için tıklayın..
Humeyr ibni Redi, hemen bütün ortadoğu’ya hükmeden bir hükümdar.
Kalabalık
sayıda vezir ve yardımcıları ile kudretli bir ordusu var. Yolu batıl;
ateşe tapıyor. Buna rağmen kendilerine pek kıymet verdiği, işlerini
danıştığı dört bin kişi var ki hepsi has müslüman ve alim.
Humeyr,
bir gün maiyeti ile birlikte tantanalı bir halde Mekke’ye geldi… Fakat
O’nun gelişi Mekkelileri alakadar etmedi. Herkes işinde ve her şey
akışında.
Bu aldırışsız soğuk karşılama hükümdarın fena şekilde
canını sıktı. Vezirlerini huzura çağırdı ve halktaki bu kendinden
eminliğin sebebini sordu.
Vezirler:
-Buranın insanları
araptır; asil kimselerdir efendimiz. Kabenin korunması onlara
verilmiştir. Bundan dolayı değerleri yükselmiştir. Beytullah’ın
bakıcısı olmanın verdiği şerefle soğuk duruyorlar olabilir.
-Demek öyle!!!
Humeyr’in kafasında soysuz bir plan doğdu;
Kabe’yi yıkacak, halkı öldürecek ve şehri askerine yağmalatacaktı…
Ancak
bu fikirle beraber ve aynı hızla kafasına bir şey daha gitmişti: Müthiş
bir ağrı… ağrının şiddetinden burnunudan ve gözlerinden kimsenin
yanınna yaklaşamadığı pis kokulu bir su akmaya başladı.
Günler
ilerliyor; baş ağrısı, her an şiddetini arttırıyordu. Bütün sağlık
arayışları savallı kalınca; O, ülkeler hakimi Humeyr, yaşamaktan yana
iyiden iyiye karamsarlığa düştü. Ama yine de şifa aramaktan geri
durmuyordu. Hastalığına bir çare bulması için mbaş vezirine emir verdi;
O da hekimlere.
Hekimler, o güne kadar görülüp, işitilmemiş bu
hastalığı iyileştirmek için günlerce uğraştılar. Fakat bütün gayretler
nafileydi. Emekler boşa gitmiş; çare bulunamamıştı. Bunun üzerine bir
de ilim adamlarına danışıldı. Alimler, bu amansız dert için düşünmeye
mbaşladılar: “Bu hastalık neden olmuştu ve niçin çare bulunamıyordu?”
Bir alim, uzun uzun düşündükten sonra sebebi bulduğunu anladı. Baş
vezire giderek:
-Hükümdar şayet sırrını bana açar ve sorularını
cevaplandırırsa derdinin dermanını söylerim, dedi. Başvezir çok memnun
kaldı. Birlikte Humeyr’e geldiler. Vaziyet kendisine anlatıldı. Alimin,
sorularını hiç bir gizli-saklı taraf bırakmadan açıklaması bilhassa
hatırlatıldı.
Hükümdar, zorlukla konuşuyor ve yanındakiler dehşetli pis kokudan büyük sakıntı çekiyorlardı.
Dötbin kişiden biri olan alim sordu:
-Bu sıralarda Kabe-i Şerif için aklından kötü bir şey geçki mi?
Hasta, derin ve uzun inleyip karşısındakileri boş ve manasız gözlerle süzdükten sonra dudakları kıpırdadı.
Cümlenin başı ve sonu arasında kurşundan dakikalar geçmişti…
-Niçin yıkmak istemiştin ki? Ne mekkelilerin, ne de Kabenin bize bir zararı olmadı!
-Evet
olmadı ama; Mekke halkı bana hürmet etmedi. Hatta hürmetin kırıntısına
bile rastlamadım. Halbuki her gittiğim yerde insanlardan büyük saygı
görürdüm…
-Burada göremeyince…
Pis kokulu sulardan yatak, yorgan ıslanmış her taraf batmıştı. Hizmetçiler boş yere koşuşturuyordu.
-Mekkelilerden hürmet göremeyince üzerine titredikleri Kabeyi yıkmak, halkı öldürmek, mallarını askerlerine yağmalatmak istedim.
-Ve başına gelenler de bu niyetinle beraber geldi!
-Evet; niyetimle beraber başıma korkunç bir ağrı girdi ve dünyamı zindan eden bu hastalığa yakalandım…
Bu cümleden sonda odayı bir sessizlik kapladı… sanki alimle hasta arasında upuzun ve kavuşulmaz çöller vardı.
Humeyr meraklı ve uzaktan alimin yüzüne bakıyordu. Hastalığı ile bu konuşulanlar arasında ne münasebet olabilirdi ki?…
-Hükümdarım
tutulduğun hastalığın sebebi işte bu fikrindedir. Zira yıkmak istediğn
o Kabe’nin sahibi olan yüce ALLAH, gizli niyetleri de bilir. O’nun
yanında gizli aşikar farkı yoktur.
Susmuş ve dinlemeğe durmuş çöl yeniden hışırdamağa, rüzgar tok seslerle boşluğu yara yara koşmaya başlamıştı.
-Bilmez; hiç bilmezdim!
-Şifa
bulman bu bozuk niyetinden vazgeçmene bağlıdır. Eğer Kabe için taşığın
kötü düşünceden cayarak güzel niyetler beslersen iyileşirsin.
Humeyr, derhal tövbe etti… alim, mbunun üzerine Kabe-i Şerifi, yapanı yapılış sebebini uzun uzun anlattı.
Başvezir ve alim oradan kalkmadan hükümdar tekrar eski sağlığına kavuştu.
Ve
üstelik İbrahim aleyhisselamın dinini kabul ederek müslüman oldu.
Beytullah’a karşı hürmet ve muhabbet duyguları ile bağlandı. Edep ve
usülünü öğrenerek Kabeyi ziyaret etti. Eski kibir ve gururunu terkedip
alçak gönüllü bir insan oldu.
Bir kaç gün son da bir sultan sofrası hazılattırarak büyük-küçük, zengin-yoksul bütün Mekkelileri yedirip içirdi.
Bu ziyafeti verdiği gece rüyasında bir ses işitti:
-Mekke ahalisine itibar gösterdiği gibi Beytullah’a da hürmet et; O’nu örtülere bürü!
Serin
bir çöl gecesinde görülen bu rüyanın sabahında Humeyr, Kabe’ye hasırdan
bir örtü yaptırarak ölttü. Sevincine diyecek yoktu. Fakat gece
rüyasında:
-Hasır O’na layık değildir. Daha güzel örtü yaptırmalısın! diye bir nida duydu.
Bu
sefer kumaştan mbir kılıf diktirerek Kabe-i Şerife giydirdi. Ama
rüyasındaki ses, bu kumaşın da uygun olmadığı ve diğiştirilmesini
istedi. Bunun üzerine devrin en pahalı kumaşlarından bir örtü
dirtirerek altın ve gümüşlerle süsletip Kabe’ye örttürdü.
Ayrıca,
Kabe-i Şerifin içinde bulunan putları dışarı attırarak kilitli bir kapı
yaptırdı; insanların kirli halde ALLAH’ın evine yaklaşmalarını yasak
etti.
Humeyr, bu güzel hizmetlerinden sonra Kabe’nin anahtarını
Mekkelilere teslim ederek aydınlık Medineye doğru yola koyuldu. Medine
o devirde çıplar; ne bir bitki var görünürde ne mbir ağaç. Kum, taş,
tepe ve eriten güneş sıcaklığı. Ufuklar sır vermiyor. Acaba
gölgelenecek bir yer yok mu?
Humeyr, dörtbin kişilik
danışmanlarından dört yüzünü alarak bütün Medine’yi makışı gören yüksek
bir tepeye tırmandılar. Gözler, ordunun konaklıyacağı uygun bir yer
arıyor… Ama uyanık kalbli o dörtyüz seçme insan, başka bir şeyi
farkettiler. Elleri ile gözlerini güneşin göz kamaştıran parlaklığından
koruyarak çevreyi incelerken sanki sessizliğin en derin noktasından
kulaklarına bir şeyler fısıldanıyordu. Toprak bir çift söz söylüyor
gibiydi… O, Mekke’den işte bu Medine şehrine, buradan sonsuzluğa
geçecektir. Şüphe yok ki eski ilim sahiplerinin kitaplarında sözünü
ettikleri yer burasıdır…
Aralarında şu kara vardılar: “Şartlar
çetin ve ağır; ama olsun; kavuşulacak şeref de o kadar yüksek ve
mübarek. Biz burada yerlerek son Peygamberi bekleyelim. Olur ki O’nu
görmek bahtına ereriz.” kararlarını hürümdara açtılar.
-Önceki
alimlerden okuduğumuz bilgilere göre bu yer, en son ve en yüce
Peygamberin gelip yerleşeceği bir kutlu mekandır. Şerefli namı Muhammed
sallALLAHü aleyhise ve sellem, güzel dini ebedidir. O’nun ordusuna
alemlerin Rabbi yardım eder. O tac ve burak, o, Kur’an,ı kerim, o
liva-i hamd ve minber ve O, La ilahe illALLAH sözünün sahibidir. Buraya
hicret edecek ve buradan ölümsüz aleme geçecektir. Biz bu büyükler
büyüğünün gelmesini beklek isteriz. Belki nur yüzünü görmek mümkün
olur. Bu sebeple hükümdarımızdan izin dileriz…
Hükümdar, anlatılanları heyecanla dinledi; büyük memnuniyet duydu ve:
-Ben de sizle kalacağım, dedi.
Ancak bu karara asker ve tab’ası mani oldular.
Bir
ismi de Tebi olan Humeyr, bunun üzerine Medine’de bu dörtyüz kişi için
evler yaptırdı. Onları evlendirdi. İhtiyaçlarını karşıladı ve içli bir
bağlılık mektubu yazarak kendilerine teslim etti.
-”Humeyr İbni Redi’den en büyük Resul ve son Peygaber Abdülmuttalib oğlu, Abdullah oğlu Muhammed aleyhisselam’a sunulan mektup:
“…ben,
senin nübüvvetine, bildirdiğin ALLAH’a getireceğin Kur’an’a iman ettim.
Dinin, yolun ve İbrahim Peygamber milleti üzereyim. İslamiyet namına
tebliğ ettiklerinin hepsi şimdiden can baş üzre kabulümdür. Olurki o
saadetli zamanına kavuşmazsam beni unutmamanı ve şefaatinden mahrum ve
mahsun bırakmamanı diliyorum.”
Humeyr, mektubu mühürlü olarak alimlerden Şamul’a verdi: iyi saklaması için ricada bulundu ve vasiyetini yaptı:
-O
mübarek Peygamber’i görme devletine erersen mektubumu kendilerine ver;
şayet bu bahtiyarlığa eremezsen çocuklarına teslim et ve dikkatle
sakllamalarını güzelce tenbih eyle; onlar da kendilerinden sonrrakilere
aynı vasiyeti yapsınlar ve böylece emanetimi babadan oğula aktara
aktara Peygamberlerin efendisinin yüksek huzurlarına takdim etsinler!..
Tebi, bu vasiyetinden sonra hazır olanlarla vedalaşarak Medine’den ayrılıp gitti ve bir zaman sonra da vefat etti.
Eshab-ı
kiram; ALLAH’ın sevgilisine arkadaş, dost ve yardımcı olan o soylu
insanların bu dört bin alimin nesebinden geldiği anlatılır.
Mektup,
elden ele geçe geçe Şamul’un yirmi birinci torunu olan Eba Eyyub El
Ensari’ye varacaktır. Bu sıralarda sevgili Peygamberimiz de Mekke’den
Medine’ye hicret için yola çıkmışlardı. Medineliler o bayram havasında
emaneti, bir an önce sahibine ulaştırması için herkesin çok sevdiği Ebi
Leyli’ye verdiler…
Ebi Leyli yollara düştü, bir konak yerinde
Beni Selim kabilesinin misafiri oldu. Resulullah da o an oradaydı; ama
Leyli, tanıyamadı. Peygamberimiz O’nu görür görmez:
-Ebi Leyli sen değil misin? buyurdular.
-Evet, benim; deyince
-Tebi’nin mektubu nerede? diye sordular.
Leyli şaşırmıştı:
-Siz
kimsiniz; diyebildi ancak. Mutlaka ulu biri olmalısınız. Yüzünüzde
büyüklük işareti, sözünüzde huzur veren bir tatlılık var.
Eşi olmayan insanda rahatlatan bir tarifsiz tebessüm:
-Hazret-i ALLAH, beni yarattı. Onsekizbin yıl arz altında kaldım…
-Ey Cebrail seni kim yarattı?
-Sen yarattın yara Rabbi. Her şey senin ve sen her şeyi yaratansın… Bense… ben, güçsüz ve ihtiyaç sahibi bir mahlukum.
Konuşmadan sonra bir onsekizbin yıl daha geçti… Yüce ALLAH yine sordu:
-Seni kim yarattı?
-Ya Rabbi, beni yaratan; öldürmeye ve diriltmeye kudreti olan sensin. Bense kuvveti hiç bir şeye yetmez biçarayim.
Üçüncü onsekizbin yıl da geçti…
-Ey Cebrail, ben kimim, sen kimsin?…
-ALLAHım sen her şeyin yaratıcası ve sahibi; bense bir kulcağızım.
Bu cevabımın peşinden bir merakımı dile getirdim:
-Ya Rabbi benden üstün bir varlık halkettin mi?
-Karşına bak, buyurdu…
Yüce
emre uyarak gösterilen yere baktığımda bir nur gördüm. Ama nasıl bir
nur? Güzelliğine hayran kaldım. Dört tarafında da dört ayrı nur?
-ALLAHım, gözlerimi alan bu harika aydınlık da ne?
-Seni,
ne kadar melek varsa hepsini ve bütün her şeyi aşkına yarattığım nur!…
O, en aziz kulum ve Peygamberimdir. O, canlı cansız her şeyin en üstünü
ve en hayırlısı olan Muhammed Mustafa’dır “sallALLAHü aleyhhi ve sellem”
Sordum:
-Ya çevresindeki nurlar?
-Sağındaki
Ebu Bekir Sıddik, solundaki Ömer ibni Hattab, önündeki Osman bin Affan,
ardındaki Ali İbni Ebi Talib’dir. “RadıyALLAHü teala aleyhim”.
-Ya Rabbi; bu beş kişinin diğer insanlardan üstün bir tarafı olmalı!
-Bu
beşi kendime dost seçtim. Onları seven beni sevmiş, düşmanlık eden bana
düşman olmuş olur. Bunları sevenleri cennete, sevmeyenleri cehenneme
koyacağım.
Hak yarattı alemi, aşkına Muhammed’in
Ay ü günü yarattı, şevkine Muhammed’in
İlk
insan Adem Peygamber, arş üzerinde “La ilahe illALLAH Muhammedün
Resulullah” yazısını görünce ismin sahibinin erişilmezliğini anladı.
Ancak O’nun ismi sadece göklerin en yükseğini mahyalandırmamıştı.
Kelime-i tevhid cennette her sarayda, her yaprakta, her çiçekte, her
bucakta okunuyordu.
Adem aleyhisselam, bu hali oğlu Şit Peygambere anlatıyor:
-Cennette
O’nun ismi ile güzelleşmemiş bir tek köşe bile görmedim. Her yan ve her
yön o şerefli ismin pırıltılarını aksettiriyor.
-Peki, babacığım hanginiz daha kıymetlisiniz?
Şit
aleyhisselamın sualine Adem Peygamber cevap vermek istememiş olacak ki
sükutu tercih etti. Ne var ki aynı sual üçüncü kere tekrarlanınca ezeli
hakikat daha o günden açıklandı.
Alemlerin Rabbi buyurdu:
-Ya
Adem! Her şeyi senin için yarattım, seni ise o seçilmiş için!!! Cenneti
o’nunla ve o’nun ümmetiyle dolduracağım. Kendisine arap dili ile
Kur’an-ı kerim indireceğim. Bu kitabın emir ve hükümleri, hiç
değişmeyerek dünyanın sonnuna kadar devam edecektir. Bu peygamber,
benim en sevgili kulumdur. İyiliği her insana ulaşacaktır. O’na uyanlar
seçkin kullarımdan olur. Büyük şefaat sahibidir. İsmi yer yüzünde
“Muhammed” göklerde “Ahmed”dir. O’nu dünyanın sonuna yakın
göndereceğim. Hiç bir Peygamber O’ndan üstün olmadığı gibi, hiç bir
ümmet de O’nun ümmetinin sayısına varamayacaktır. Ümmeti abdestli
gezer. Öyle ki bunların yerdeki nurları yıldızların gökteki aydınlığı
gibidir.
Ol dedi oldu alem, yazıldı levh ü kalem,
Okundu hatm-i kelam, şannına Muhammed’in
Adem
babamız, cennetten çıkarılınca, üç yüz sene göz yaşı döktü. Çok üzgün
ve çok pişmandı. Gaibden gelen bir sesin de hatırlatması ile el
açıp-cennette iken Cebrail aleyhisselamdan öğrendiği bazı isimleri
araya koyarak-dua etti:
-Ya Adem, kıyamete kadar gelecek
evladının günahlarının bağışlanmasını isteseydin bu isimlerin
sahiplerinin sevgisi için yine kabul ederdin…
Hep erenler geldiler, dergaha yüz sürdüler
Zikr-ü tevhid ettiler, nuruna Muhammed’in
O,
müthiş tufandan önce Nuh aleyhisselama bir gemi yapması buyurulunca
yüzyirmi dörtbin dört tane tahta hazırladı. Ve Cebrail’in tenbihi ile
her tahtaya bir Peygamberin mübarek adını yazdı. Ancak ertesi gün
tahtalardan isimler silinmişti. Olaya çok üzüldü. İsimleri tekrar
yazdı. Devrisi sabah yazılar yine silindi. Bir daha yazdı ama bir
sonraki gün tahtalar bomboştu… çok müteessir oldu… bir tuhaflık vardı
bu işte. Sır, gelen vahiyle çözüldü.
-Tahtaların ilkine benim, sonuncusuna da habibim Muhammed Mustafa aleyhisselamın adını yaz ki şeytan öbür isimleri silmesin.
Nuh
Peygamber, emredildiği gibi yaparak çalışıp gemisini tamamladı. Fakat
dört tahta artmıştı. Bunu Cebrail aleyhisselamla konuştu:
-Ya Cebrail, fazla gelen dört tahtayı ne yapayım?
Vahiy meleği suali Hak teala’ya sundu.
İnsanlığın ikinci babası Nuh Peygambere haber geldi.
-Ey
büyü peygamber! O dört tahtaya son peygamberimin dört halifesinin
isimlerini yaz; gemi o zaman tamam olacaktır. Zira o dört insan, İsla
dininin dört sütunu gibidir. İslamiyet onlarla ayakta kalır ve onlar
sayesinde dünyanın her tarafına yayılır. Vahye uyularak denilenin
yapılması ile gemi tamamlandı ve ondan sonra yüzebildi.
Nuh
Peygaber, Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i
Ali’nin isimlerini artan tahtalara yazarak bunları gemisine çakmadıkça
görünüşteki kusursuzluğa rağmen geminin yüzmesi ve felaketten
kurtulması mümkün olmamıştı.
Ya mü’minler… mü’minlerin de o dört
büyük zatın ismini kalplerine yazmadıkça dıştan ne kadar olgun ve
noksansız görünürlerse görünsünler büyük imtihanda kurtulmaları mümkün
olabilir mi? Sadece iki cihan güneşi eşsiz ve emsalsiz Peygamberimizi
değil, O’nun dostlarını da sevmek gerekiyor… Bu şart yerine gelmeden,
O’nun sevdiklerinin aşkı kalbe yerleşmeden cezadan kurtulmak ne mümkün?…
Veysel Karani kazandı, ahir yine özendi
Sekiz uçmak bezendi, aşkına Muhammed’in
İbrahim aleyhisselam, bir gün rüyasında Cenneti gördü. Uzunluğu yer ile gök arasındaki mesafeden fazlaydı. Meleklere:
-Buralar kime mehsustur? diye sordu.
-Evlatlarından Muhammed Mustafa ve o’nun ümmeti içindir, diye cevap verdiler.
İbrahim
Peygamber, dikkatle bakınca ağaçlarda”La ilahe illALLAH” budaklarında
“Muhammedün Resulullah”, meyvelerinde “Sübhanellah”, “Velhamdülillah”
cümlelerinin yazılı olduğunu gördü…
Uyandığında rüyasını milletine nakletti.
-Ümmeti Muhammed kimdir, diye sordular. İbrahim aleplisselam, düşünceye daldı. O anda Cebrail aleyhisselam peyda oldu ve:
-Ne düşünüyorsun ey ALLAH’ın dostu, dedi.
-Bir
rüya gördüm… girdüklerimi ümmetime anlattım, Muhammed ümmetini öğremek
istediler. Benimse bu hususta bilgim yok. Onun için düşünüyorum.
Cebrail aleyhisselam:
-Ben de fazla bir şey bilmiyorum, diyerek Cenab-ı Hakka arz etti:
Yüce ALLAH şöyle buyurdu:
-Muhammed,
benim ahir zaman Peygamberimdir. Makbul kullarıma Peygamber olarak
gönderecğim. O peygamberi bütün yaratılmışların arasından seçtim.
Kendisini ve ümmetini yerden ve gökten yüzyirmi dört bin yıl evvel
yarattım. Kıyamet günü O’nun yolundakilerin yüzü bütün insanların
yüzünden daha ak, aydınlık ve abdest suyu değen vücut parçaları pırıl
pırıl olacaktır.
Feriştehler geldiler, saf saf olup durdular
Beş vakit namaz kıldılar, aşkına Muhammed’in
Tevrat, Musa aleyhisselama inince büyük Peygamber çok sevindi ve şükrünü dile getirdi. Cenab-ı Hak:
-İnsanların
kalbine baktım. En mütevazi olarak seni gördüm. Bu sebeple seni
Peygamber yaptım ve benimle konuşma devletine erdirdim, dedi ve ilave
etti:
-Ölünceye kadar tevhid üzere ol. Sevgili Muhammed Mustafa’nın Resulüm olduğunu tasdik et ve kalbine O’nun muhabbetini yerleştir!
-Ya Rabbi, Muhammed kimdir; O’nu tanımıyorum?
-O
öyle bir kimsedir ki yerleri ve gökleri yaratmadan binlerce sene evvel
güzel ismini arşın üzerine yazdım. Ya Musa, sana çok yakın olmamı ister
misin? Öyle bir yakınlık ki bedenine ruhdan ve gözünün siyahına
beyazından daha yıkn olayım!..
-ALLAHım bundan gayrı ne arzum olabilir?…
-Öyleyse Habibime çok selavat oku.
Hak teala devam etti:
-Ölen
bir kimse Muhammed aleyhisselamı inkar etmişse, o bedbahtı sürüterek
cehenneme attırırım. Beni görmesini nasip etmem ve hiç bir melek ve
peygamberin şefaat etmesine de için vermem!…
Bunu yolundakilere bildir.
-Ya Rabbi O’nun hakkında biraz daha bilgi sahibi olmak isterim.
-Eğer
Muhammed aleyhisselam olmasaydı; yeri-göğü, cenneti-cehennemi ayı,
güneşi, geceyi-gündüzü, melekleri, Peygamberleri ve hiç bir şeyi
yaratmazdım. O’nun Peygamberliğini kabul etmezsen İbrahim halilulllah
bile olsan sana eziyet ederim!…
-Onun Peygamberliğini ve yüksekliğini kabul ettim Ya Rabbi!…
Havada uçan kuşlar, yeşerüp dağ ü taşlar,
Yemiş verir ağaçlar, aşkına Muhammed’in
Davut
aleyhisselam, bir gün Zebur okurken kitaptan bir nur yükseldiğini; bu
nurun odayı doldurduğunu ve kalbinin rahatladığını gördü… Ve bu hal,
her Zebur okuyuşunda tekrar etti. Nurun mahiyetinni ALLAHü tealaya
sordu:
-Ya Rabbi bu nur neyin nesidir?
-O, habibim Muhammed Mustafa’nın nurudur. Cümle alemi onun hatırına yarattım.
Bu
tüyler ürperten ilahi cevap üzerine Davut Peygamber, yüksek sesle
“Lailahe illALLAH Muhammedün Resulullah” dedi. Bütün yırtıcı hayvanlar,
kuşlar, böcekler ve yılanlar, çevresine toplandılar ve:
-Öyledir ya Davut! diyerek onu doğruladılar.
Bu olaydan sonra Davut Peygamber, Zubur okumaya başlarken kelime-i tevhid söyle oldu.
İmansızlar geldiler, andan iman aldılar
Beş vakt namaz kıldılar, aşkına Muhammed’in
O’nu övmeye kalkan erir ve tükenir.
O’nu hiç bir lisan medhetmeye kafi gelmez. O’ kelimeler üstü ve kelimeler ötesi ve gönüller dolusu sevgiye layıktır.
Yunus kim ede medhi, över Kur’an ayeti
Ah! vergil salevatı, aşkına Muhammed’in
Biz
de… kendim, eşim, dostum, tanışım, arkadaşım, binler, onbinler,
milyonlar, milyarlar, O’nu o en sevgili ve en üstün’ün Peygambeliğini
kabul ettik ya Rabbi…
Bir yurt talabesidir Abdurrahman.çalışkanlığıyla,oturup kalkmasıyla,kılık kıyafetiyle herkese örnek olacak vasıflar taşımaktadır.fakat her nasılsa o günlerde saçları bir öğrenci için dikkat çekecek kadar uzamıştır. Yurttaki
belletmen ağabeyleri ile anne-baba nasıl olsa kestirir diye bir şey
demezler.Fakat saç uzadıkça uzar.bir gün yurttaki müdür muavini çağırır
abdurrahmanı. -Abdurrahman saçlarını kestir artık,epey uzadı.bir
yurt talebesi için bu saçlar epey uzun.anlaştık değilmi?sorusuna
abdurrahman kafasını iki yana sallayarak sessizce hayır cevabını
verir.müdür yardımcısı,zaten yarın izne gidecek,babası kestirir diye
düşünür ve fazla üstelemez. Abdurrahman o gün izne gider.babası ile müdür yardımcısı önceden görüşmüştür.babası yemekten sonra: -oğlum,canım evladım!saçlarını yarın kestirelim,deyince babasını hiç kırmayan o munis çocuk: -hayır olmaz babacığım,deyip koşarak odasına kapanır.anne ve baba şaşkın şaşkın birbirlerine bakakalırlar. ertesi gün saçlarını kestirmeden öylece yurda gider abdurrahman.müdür bey onu çağırır ve biraz sert konuşur. -yarın kestir saçlarını,der ve Abdurrahman,başı önde müdüriyetten çıkar.yatağına yatar ve göz yaşları içinde sabahlar. sabah aynanın karşısına geçer ve: -seni benden ayıramazlar,ayrılmam senden diye saçları ile konuşur. okul çıkışı yurda değil evine gider.Annesi,hiç beklemediği oğlunu karşısında görünce meselinin halledilmediğini anlar: -canım evladım,seni ne kadar sevdiğimizi biliyorsun.ne olursun beni kırma.kestir saçlarını,kestir yavrum der.Annesinin ağlamaklı konuşması karşısında abdurrahman:
-cennet
ayaklarının altında olan annem,canım kadar sevdiğim babam,bir ağabeyim
kadar sevdiğim belletmenim,bizleri evlatları kadar seven yurt
idarecilerim,bir anlasanız.ben sizleri kıramam ama beni bir
anlasanız... -Evladım niye kestirmiyorsun saçlarını,niçin kestirmek istemiyorsun? -söyliyemem anne,kestirmek istemiyorum. -oğlum,hadi kestir gel saçlarını da yurda gidelim.sonra yurttan kızarlar.bizleride daha fazla üzme. Abdurrahman,çaresizlik içinde gider berbere,kestirir saçlarını.kesilen saçlarıda berberde bırakmaz,yanına alır.evden annesi ile beraber yurda giderler.mesele hallolmuştur. yaklaşık bir ay sonrasıdır.müdür yardımcısı,geceleyin talebelerin defter ve kitaplarını kontrol etmektedir.sıra abdurrahmanın eşyalarını kontrole gelince,kitaplarının birinin sayfalarını
çevirince gördüğü manzara karşısında şaşkına döner. çünkü kesilen
saçlar kitabın arasındadır.bir talebenin saçına bu kadar değer
vermesini anlayamaz müdür yardımcısı.ama dikkat edince saçların altında
bir yazı görür.okumaya başlar: "Canım annem ve babam,çok değerli yurt idarecimin baskısı olmasa bu saçlarımı kestirmezdim.onlar bilmiyorlar,bende söylemedim.yoksa,rüyamda peygamber efendimizin (s a v) okşadığı o saçları,ömür boyu kestirmezdim, AFFET YA RASULALLAH!SENİN OKŞADIĞIN O SAÇLARI KESTİRDİM...affet beni,affet,affet!".........
Ayakkabıcının korkusu | Kategori:Dini Hikayeler Yazılma: 13.01.2008 | Okunma: 326327 | Yorumlanma: 0 Ayakkabıcının korkusu Âbidin
biri ibadet etmek üzere dağa çıkar. Bir gece rüyasında "Falan
ayakkabıcıya git! Senin için dua etsin" denir. Âbid dağdan iner, adamı
bulur, ne iş yaptığını sorar. Adam, gündüzleri oruç tutup, ayakkabı
işlerinde çalıştığını, kazandığı para ile ailesini geçindirdikten sonra
fazlasını tasadduk ettiğini söyler.
Âbid, adamın güzel bir iş
yaptığını ancak kendisinin dağda sırf ibadetle meşgul olmasını daha iyi
bulur ve tekrar ibadetine döner.
Yine gece rüyasında,
(Ayakkabıcıya git ve ona, "Bu yüzündeki sararmanın sebebi nedir?" diye
sor) denir. Âbid gider ayakkabıcıya bunu sorar. Ayakkabıcı, "Kimi
görürsem, bu kurtulacak da, ben helak olacağım der ve kendimden
korkarım. Yüzümün sararması bundandır" der.
İşte o zaman âbid, ayakkabıcının bu korku ve tevazu ile üstünlük kazandığını anlar