İki Göz Cehennem Ateşi Görmez | Kategori:Dini Hikayeler Yazılma: 13.04.2008 | Okunma: 398399 | Yorumlanma: 0 ALLAH Rasulü buyuruyor: “İki göz cehennem ateşi görmez: Düşmana karşı nöbet bekleyen ve ALLAH korkusundan ağlayan gözler.”
Efendimiz
s.a.v. bu ve benzeri hadisleriyle, dışa karşı mücadele ve mücahede eden
insanın bu durumuyla, içe karşı mücadele yapan ve nefsiyle yaka paça
olan, bu yüzden de gözyaşı döken insanın amelini aynı mütalaa ediyor.
Diğer
bir hadîs-i şerifte: “Sinek başı kadar bile olsa, gözünden ALLAH
korkusuyla yaş çıkan ve bu yaşı yanak yumrusuna değecek kadar akan
hiçbir mümin kul yoktur ki, ALLAH onu (ebedi) ateşe haram etmesin.”
Yine
Efendimiz'in buyurduğu gibi, memeden çıkan sütün tekrar geriye dönmesi
nasıl imkansız ise, ALLAH korkusundan ağlayan gözün cehenneme girmesi o
derece imkansızdır. ALLAH yolunda üstü başı toz toprak içinde kalan bir
insanın durumu da bundan farklı değildir. Çünkü ALLAH Rasulü, bu toz ve
toprağın cehennem ateşiyle asla bir araya gelmeyeceğine dair birçok
beyanda bulunmuşlardır.
ALLAH
Rasulü de dünyaya gelirken ağlamıştı. Ama onun ağlayışı bir başkaydı.
Figanında “ümmetim, ümmetim!” feryadı duyuluyordu. Elini açtığı zaman:
“Ürpermeyen kalpten, ağlamayan gözden sana sığınırım ALLAHım” diye dua
ederdi.
Bir gece teheccüde kalktığında “Göklerin ve yerin
yaradılışında, gece ve gündüzün ayrılmasında, aklı başında kimseler
için gerçekten açık ibretler vardır.” (Âl-i İmran, 190) mealindeki
ayet-i kerimeyi okuduğu zaman hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı.
Savaş
meydanlarında O'nun gibi cengâver biri yoktu. Korku nedir bilmezdi.
Cihad esnasında Sahabe daraldığı zaman, Efendimiz'in yanına
sığınırlardı. Fakat O nerede bir kalbi kırık görse oturur çocuk gibi
ağlar, etrafını da ağlatırdı.
Bir keresinde Kızı Zeyneb'in
çocuğu hastayken kucağına almış, ağlamış ve şöyle demişti: “...Bu,
ALLAH'ın merhametli kullarının gönüllerine koyduğu rahmettir. Cenab-ı
Hak, bu rahmeti kullarından şefkatli olanlara ihsan eder.”
Bir
gün hutbede şöyle hitab etti: “ALLAH'a yemin ederim ki, eğer benim
bildiğimi bilseydiniz, çok ağlar, az gülerdiniz.” Hadisin diğer
kaynaklardaki devamında: “Zevcelerinizin yataklarını terk eder,
dağlarda ve çöllerde çığlık çığlık ALLAH'a yalvarırdınız.”
DARÜL İSLAM | Kategori:Dini Hikayeler Yazılma: 13.04.2008 | Okunma: 262263 | Yorumlanma: 0 O KAFİRLER, İMAN EDENLER İÇİN; "EĞER ONDA
(İSLAMİYETTE) BİR HAYIR OLSAYDI BU HUSUSDA ONLAR (FAKİRLER, ÇARESİZLER)
BİZİM ÖNÜMÜZE GEÇEMEZLER, BİZDEN ÖNCE ONA KOŞMAZLARDI" DEDİLER. HALBUKİ
ONLAR, ONUNLA (KUR'AN-I KERİMLE MÜ'MİNLER GİBİ)HİDAYETE KOŞAMADIKLARI
İÇİN (KUR'AN-I KERİMİ İNKAR ETMEK İÇİN) "BU KUR'AN-I KERİM (MUHAMMED'İN
ORTAYA ÇIKARDIĞI) ESKİ BİR YALANDIR" DİYECEKLERDİR.
AHKAF: 11
Madem
ki Kur'an inzal olacaktı; niçin Haşimilerden Abdullah'ın yetimi
seçilmişti? Halbuki Mekke ve Taif'de nice büyü zenginler, herkesin
hürmet gösterdiği liderler ve güngörmüş ihtiyarlar vardı... bunlar
dururken Peygamberliğin ona gelmesi... böyle mbir eyi akılları
almıyordu.
Velid bin Mugire ile diğerlerri de böyle düşünmüyor mu?
Velid:
-Muhammed'e
gelen şu Kur'an keşke iki memleketten birinin büyüğüne; mesela Ümeyye
bin Halef'e inseydi derken; bir islam düşmanı elini arkadaşının omuzuna
koymuş başıyla onu tasdik ediyor:
-Doğru diyorsun dostum! Veya senin gibi birine gelmeliydi...
-Teşekkür
ederim... kendim için konuşmuyorum ama; mesela Sakif kabilesinden biri
Mes'ud bin Amir veya Kinane bin Abdi yalil, Muattib veya Urve, nebi
olsaydı daha yerinde olurdu.
Sanki kendilerine sorulacaktı. Cenab-ı Hakkın rahmetini onlar mı bölüşüyor ki bu işe karışırlar?
Kureyş'in bir de eskiden beri ürüp gelen
aileler arası rekabet ve iç çekişme meselesi var. eğer
Haşimioğullarından bire resul olarak kabul görürse bu aile, diğerleri
ile mukayese kaebul etyecek derecede arayı açacak. ebu Cehil ve
kafadarları bunun da korku ve kıskançlığını yaşıyorlar. Ebu Cehil,
kendi kendine soruyor:
-Haşimilerle hep yarıştık. Onlar, halka
ziyafet verdi, biz de verdik. İhtilaflarda diyet ödediler, biz de
ödedik. Halka ihsanlarda bulundular, biz de ihsan ettik.
haşimioğullarıyla şan şöhret hususunda atbaşı koşturduk durduk. Şimdi
ise kendine gökten vahiy geldiğini iddia ettikleri bir Peygamberimiz
var, diyorlar. bune denk birini nasıl bulalım? Asla asla! O'na asla
inanmayacağız!...
Kalbi mühürlü nasipsiz Ebu Cehil, katmerli
öfkeler içindeydi. Bu sebeple yeni müslüman olmuş hherkese koşarak bu
mes'ud kimse zengin biri ise "seni batırırız. Servetini yok ederiz",
diyerek, şeref ve itibarı yeksekse "seni rezil eder, halkın içine
çıkamaz hale getiririz", diyerek, fıakir, köle, kimsesizse önce
tehditle; netice alamayınca işkencelerle islam dininden koparmaya
uğraşırdı.
Zinnire radıyALLAHü anha'nın da ebedi saadet yolunu
seçtiğini haber aldılar... 'bu kölelere de n'oluyor? Bunlar kim ki; ne
ki efendilerine rağmen din değiştirme cesateri gösteriyorlar? Böyle bir
hakları var mı? Bu nasıl terbiyesizliktir böyle!... İster erkek ister
kadın; bu suçu işleyen kim olursa olsun en ağır cazalara çarptırılmalı
ki diğerleri aynı hataya düşmesin. Cezalar ibret ve dehşet versin'.
Gerçekten
dehşet verici işkenceler çektiriliyordu ama sahabi imanı karşısında
kötülükler güneş altındaki kar gibi eriyor... Evet kahramanlardan biri
bir hanım. Kimi kimsesi olmayan bir köle.
...İşte, EbuCehil
azgını, ellerini garibin gırtlağına kerpeten gibi geçirmiş onu zorla
irtidat ettirmeye çalışıyor. Zinnire Hatun'un gözleri dışarı uğramış,
rengi uçmuş, vaziyeti perişan olduğu halde:
-Muhammed'in yolundan dön ve Lat ile Uzza'nın ilahlığını kebul et! Tekliflerini şiddetle reddediyor.
Ebu
Cehil, yorulunca başka kafirler işkenceye başlıyor. Günlerin hikayesi
böyle. Sıcak güneş altında aç susuz bırakılarak iyice kuvvetten
düşürüldükten sonra en gaddar baskılarla mürted olmaya zorlama... ve,
elhamdülillah, şahane bir irade ve iman mukaveti ile en küçük
sarsıntının olmaması. Küfrün ummadığı bir netice. Küfür, aşamadığı
dağlar karşısında...
Fakat maruz kaldığı kötü muameleler,
müslüman hanımın sıhhatine ziyan veriyor. İşkence üstüne işkence, görme
kabiliyetini kaybetmesine sebep olmuştur... Müşriklerin keyfi
yerinde... ebu Cehil, cahiliyye cephesi adına konuşuyor:
-Ey Zinnire! Gördün mü? Lat ve Uzza kendilerine tapmıyorsun diye gözlerini nasıl kör etti?...
-Hayır
ya Eba Cehil; Yanılıyorsun! Senin tanrı bildiğin Lat ve Uzza, her
şeyden habersiz iki heykel. Ne kendilerine ilah diyenlenden haberi var,
ne nefret edenlerden. Onlar hiç bir işe yaramaz. Lakin benim ezeli ve
ebedi olan ALLAHım göz nurumu elbette iade edebilir... O her şeye
kadirdir.
Münkirler, işkence altındaki şu himayesiz fakir ve garip kadının gösterdiği iman ihtişamına hayret ediyorlar...
Ve gerçekten bir zaman sonra Zinnire radıyALLAHü anha görür oldu. Hem de eskisinden daha iyi görüyor.
Ebu Cehilller imana gelse ya!
-Bu
da Muhammed'in sihri. Yahi şu köle bizden daha mı akıllı ki doğruyu
buluyor. Dinleri kabule layık olsaydı önce biz inanırdık...
Cenab-ı Hak, bu kibir dolu sözleri Ahkaf suresinin onbirinci ayet-i kerimesi ile cevaplandırdı...
Nehdiye, Lübeyne, Ümmü Ubeys müslüman oldukları anlaşılarak işkence ile küfre dönmeye zorlanan diğerbazı islam hanımları.
...en
ağır zulüm, en vahşi işkencelere katlandılar; aç susuz kaldılar,
vücutları yaralardan sızım sızım sızladı, ölümü şehidliğe giden yol
gördüler ve şehid oldular.. İlahi aşk ve Resululalh sohbeti onları bir
anda değiştirdi. Çağlayanlar gibi iman, şaşılacak irade, yorulmayan
azimle asla, asla, asla yılmadılar. Çetin imtihanlardan geçerek onlar
"eshab-ı kiram" oldular; Peygamberimize arkadaşlık rütbesine ravuştular
ki bu rütbeye, bu manevi yüksekliğe sevgili Peygamberimiz'i göremeyen
yüksek veliler en büyük alimler dahi varamadı. Ve bu iman ve hayat
anlayışı ile kıyamete kadar gelecek müslümanların değişmez rehberi
oldular.
İşte altıncı müslümün; ilklerden Habban bin Eret,
radıyALLAHü anh. Kalbi ALLAH ve Peygamber muhabbetiyle lebaleb dolu...
küfür ehli, müslüman olduğunu anlayınca Habbab'a gördükleri yerde
çullanıyor ve yeni dininden çevirmek için iknaya uğraşıyor; başarılı
olamayınca 'bu da can taşıyor' demeden kuduz köpekler gibi
saldırıyorlar... Hele şu manzaya bir bakın;
Büyük sahibinin
gömleğini almışlar. Suları fokur fokur kaynatacak kadar sıcak saatler..
Vücuduna ateş gibi taşları basıp basıp çekerken:
-İnat etme gel
Lat'ı Uzza'yı tanrı bil, diye bağırıyorlar. Ama O, her defasında kızgın
taşlardan ta ciğerine kadar kavrulduğu halde:
-La ilahe illALLAH Muhammedün Resulullah! diye haykırıyor.
Ve
bu mutlak doğru söz, zalimleri şaşkına çeviriyor. şu sıkıntılar içinde
bile bir kölenin böylesine yiğitçe direnmesi kendileri gibi, bir dediği
iki olmayan Mekke eşrafına karşı gelmesi aıl ve hafsalalarına sığmıyor.
Çıldırıyorlar. Çalılar toplayarak Habban'ın vücudunu yukardan aşağıya,
ayağıdan yukarıya dikenlerle tarıyorlar. Sivri ve sert dikenlerin
açtığı derin çiziklerden yol yol kanlar koşturuyor. Susuzluktan
ağzındaki tükrük kurumuş, vücudu taşlarla yakıldıktan sonra dikenlerle
tarla gibi sürülmüş mübarek insan, ALLAH'a şirk koşanlara inat
dişlerini sıkıyor ve kalan bütün gücünü topyalarak ünlüyor:
-ALLAH!...
Müşrikler,
netice alamayınca dağılıyor. Hazret-i Habbab, zorlukla evine dünüyor.
İstirahat mı edecek? Yaraları mı pansuman yapılacak? Ne gezer! evde
başka bir zalim var. Habbab'ın sahibesi Ümmü Enmar adlı kafir kadın..
Eziyetlerden kolu kanadı kırılmış ve o bitkinlikle bir kenara yığılmış
kölesine bir kadın vicdanına en aykırı gaddarlıkla zulümler yapıyor...
İşte, elinde ateşte kızartılmış demir, kölesinin üstüne yürüyor. Sinsi
ve merhametsiz adımlarla yaklaşıp Habbab'ın bışını bir kaç yerden
kızgın demirle dağlıyor. Aklı sıra Lat ve Uzza adına intikam almakta.
Hırsı tatmin olunca çekip gidiyor.
Kabus ve azaplarla dolu bir
gece daha geçiriyor. ama izleyen sabahlarda rahat var mı? Mü'minleri
azlık, müminler bir avuç ve çoğu köle, kimsesiz, yoksul. Onun için bir
mümin münkirlerin gözüne çarpmaya görsün hemen üzerine üşüşüyorlar...
Habbab, yine ellerine düşmüş. Ama o da ne? Eyvah! Bu sefer diri diri
yakacaklar O'nu. Meydana yığdıkları odunları ateşlemişler.. merhamet
mahrumu insafsız zalimler, bir cinnet anının buhranını yaşarcasına
yüzleri sert yaylar kadar gergin ve asabi. Alevler, bir adam boyu
yükselince büyük sahabiyi elinden ayağından tuttukları gibi ateşin
ortasına fılatıyorlar. Alevler, bir kızı ahtapot gibi avğnğ dört
taraftan sarıyor... istiyorlar ki yalvarsın, istiyorlar ki pişmanlığını
dilegetirsin, dininden dönsün, el ve ayaklarına kapansın... şaşkınlar!
Siz sahabinin ne demek olduğunu bilseniz böyle düşünmezsiniz. İçi ALLAH
aşkı ile dolu olana ateş ne yapar ki. Ateşbile Rahmanın emrinde değil
mi, İbrahim aleyhisselam'ı yaktı mı, Ammar radıyALLAHü anh'ı yaktı mı?
Bir düşünseler, bunu bir idrak edebilseler...
Fakat küfrün koyu
zulmeti gözlerini bürümüş; kat kat gaflet içindeler. Habbab radıyALLAHü
anh'ın göğsüne basıyorlar ki ateş bir an evvel kavurup kömür etsin...
Ama seçilmiş insanın sırtında bir iki yer yandıktan sonra o mübarek
vücut, ateşi söndürüyor... kafirlerin aklı almıyor bunu. Bari sussalar.
Hayır! Ucuz yorum ve dillerinden düşmeyen yave hazır:
-Bu da sihir!
Akıllarını
sihirle bozmuşlar. ne hikmettir? Peygamberlerin Peygamberini bu kadar
yakından gör, senelerce üstün ahlakına şahidlik et; sonunda gel onun
tebliğine düşman ol.
............
Habbab radıyALLAHü anh, dua talebi ile yüksek huzurda:
-Ya
ResulALLAH! Beni dışarıda müşrikler ateşe atıyorlar; evede Ümmü Enmar
pul pul demirler başımı dağlıyor; işte yaralarım. Şerlerinden kurtulmam
için dua buyurmanızı istirham ediyorum.
Sevgili Peygamberimiz, dini için bu kadar eza ve cefa gören aziz sahabiye üzüldüler ve dua ettiler:
-Ya Rabbi! Habbab'a yardım et.. dediler ve devamla:
-Sizden
evvelki ümmetler arasında öyle kimseler vardı ki, demir tarakla
derileri kazılır, etleri soyulurdu. Ama bu işkence onları yine
dinlerinden çeviremezdi. Müminleri tepesinden aşağıya testere ile ikiye
bölerler, fakat imanından taviz koparamazlardı. Yüce ALLAH, islamiyeti
elbette ikmak edecektir... Fakat siz acele ediyorsunuz...
Bir
gün Ümmü Emmar'ın başı şiddetli şekilde ağrımaya başladı... sabahlara
kadar ızdırıp çekiyor; inim inim inliyor. Kahin, sihirbaz, ilaç her şey
nafile. Neticede, başının ateşde kızartılmış demirle dağlanması
öğütleniyor. Bunu yaprsa acıları dinermiş.
Habbab'a çağırdı ve emretti:
-Acılarım
azanca bir çubuk kızart ve başımı dağla.. Ağrı krizleri başlayınca
Hazret-i Habbab, müşrik kadının kafasını cazır cazır dağlıyor.
Elbette! kim dua buyurmuştu...
.........
Bir
avuç aşk ehli eziyet gördükçe, zulüm ve işkence çektikçe birbirine daha
çok sarılıyor. Hepsinde örnek ahlak ve yüksek fedakarlıklar. mesela
Hazret-i Ebu Bekr; islamiyetin henüz zuhur ettiği o zor günlerde
unutulmaz hizmetler veriyor. peygamberimizi kabul eden kadın-erkek
köleleri para verip satın aldıktan hürriyetlerine kavuşturuyor...
Babası; merak ediyor:
-Oğlum; bu zayıf köle ve cariyelerin
diyetlerini ödeyerek azad edeceğine; güçlü-kuvvetli olanlarını satın
alsan daha iyi olmaz mı? Seni zor zamanlarda himaye ederler.
-Babacığım; ALLAH'ın rızasını kazanmak için böyle davranıyorum.
Bütün
işkencelere rağmen islamiyeti seçenler çoğalmakta. Mü'minler,
çoğaldıkça da müşrikler, köpürüyor. İşkence, şiddet ve sulüm,
müslümanlara azgın okyanus dalgaları gibi çarpmakta.
Bunun
üzerine Resulullah, eshabını bir araya toplamaya karar veriyorlar. emin
bir yerde kuvvet birliği yapılacak. islamiyet anlatılacak; mü'min olmak
isteyenler burada imana gelecekti. Bu baksatla ilk müslümanlardan erkam
bin Ebil Erkam'ın evi karargah ittihaz edildi. Safa tepesinin doğusunda
dar bir sokakta bulunan ve Kabe'yi gören stratejik bir mevki...
Mü'minler burada gizlice toplanıyor. efendimiz, sallALLAHü aleyhi ve
sellem, sohbet buyururken pür dikkat dinliyorlar. Hiç bir kelimeyi
kaçırmadan islamiyeti öğreniyor ve başkalarına da öğretiyorlar. Erkam
radıyALLAHü ahn'ın evi ilk müslamanlar için hem kale, hem mektep, hem
mescid, hem dergah. Hazret-i Hamza, Süheyl bin Sinan gibi bazı eshab bu
evde kelime-i şehadet getirerek islamiyeti seçti.... Hazret-i Ömer'in
hidayetine kadar islamiyet, buradan intişar etti. İlk dar ül islam; ilk
islam yurdu burası...Dar ül Erkam müesseseleşmede ilk adım.
Müminlerde
böylece cemaat şuuru gelişiyor. Ümmetin ilk nühvesi... işte bu cemaat,
bir gün kendi aralarında konuşarak şu ana kadar Peygamberlerden gayri
hiç kimsenin kaffirlere ayet-i kerime okuyamamış olmasına
hayıflanıyorlar. Abdullan bin Mes'ud radıyALLAHü anh:
-Bu işi ben yaparım, diyor.
-Ziyan görürsün. Ailen kuvvetli değil. desteğin yok!
Diye
yapılan itirazlara aldırmadan Kabe-i Şerife; Makam-ı İbrahime geliyor.
Ortılk kafir dolu... Mübarek sahabi zerrece korkmadan yüksek sesle
besmele çekerek Rahman suresini kıraate başlıyor.
Münkirler irkiliyor:
Bu ne okuyor böyle, diye birbirlerine soruyorlar.
Muhammed'in getirdiklerini.
Ya öylemi? Şimdi okumak nasılmış görür!
Abdullah bin Mes'ud'a tekme ve tokatlarla saldırıyorlar; fakat büyük mücahid o şartlarda bile okumaya devam ediyor.
Ellerinen
kurtulduğunda yüzü gözü şiş ve yaralıydı. Ama ilk defa küfrün üzerine
yürünmüştür ve bu yürüyüş, istikbalde çığ gibi yürüyecektir.
Bir
gün de Ebu Düb vadisinin ıssız bir köşesinde Sa'd bin Ebi Vakkas, Said
bin Zeyd, Abdullah bin mes'ud Habbab bin Eret cemaatle namaz
kılıyorlar... Bir grup müşrik nasılsa bunu haber almış ve yanlarına
gelerek alay etmeye başlamışlardı.
Namaz bitince mü'minler, bu
yılışık kafirleri bir güzel tartakladılar. Sa'd bin Ebi Vakkas, eline
geçen bir deve kemiğini kılıç gibi kullanarak alaycılardan birinin
kafasına indirdi... elhamdülillah, kafirlerden birinin kafası yarılmış
kan akıyor. Küfür, kan kaybetmeye başladı... Müminler, Müminler
kafirleri önlerine katıp kovalıyarak oradan, def ettiler... küfür,
geriye doğru saymaya başlamıştır.
| | yorumları okumak veya yorum yazmak için tıklayın..
Beş Paralık Kumaş.. | Kategori:Dini Hikayeler Yazılma: 20.03.2008 | Okunma: 329330 | Yorumlanma: 0 Kendi halinde bir tüccardı. Bir gün kumaşları gemiye yükledi.
Endonezya’ya gitti ve oraya yerleşti. İşini orada devam ettirdi.
Kumaşları kaliteliydi. Tam da o bölge halkının aradığı cinstendi.
Kendisi kanaat sahibi bir insandı tüccarın. Kazancı az olsun, temiz
olsun düşüncesindeydi. Bir gün geç geldi iş yerine. Ama kasada
fazlaca para vardı. Belli ki tezgâhtar iyi bir kâr elde etmişti sattığı
mallardan. Merak etti, sordu: – Hangi kumaşlardan sattın? – Şu kumaştan efendim. – Metresini kaça verdin? – On akçeye. –
Nasıl olur, diye hayret etti tüccar; beş akçelik kumaşı on akçeye nasıl
satarsın? Bize hakkı geçmiş adamcağızın. Görsen tanır mısın onu? Tezgâhtar
gitti, müşteriyi buldu getirdi. Dükkân sahibi, müşteriyi karşısında
görür görmez helallik istedi ve fazla parayı müşteriye uzattı. Müşteri
şaşırmıştı. Böyle bir durumla ilk defa karşılaşıyordu. Ne demekti
hakkını helal et? Olay kısa sürede dilden dile dolaştı. Çok geçmeden
kralın kulağına kadar vardı. Sonunda kral kumaş tüccarını saraya
çağırdı ve sordu:
– Sizin yaptığınız bu davranışı daha önce biz ne duyduk ne de gördük. Bunun aslı nedir? –
Ben, dedi tüccar; müslümanım. İslâm dini böyle emreder. Müşterinin bana
hakkı geçmişti. O yüzden kazancıma haram girmişti. Ben sadece bir
yanlışı düzelttim. Kral, İslâm nedir, Müslümanlık nedir, gibi peş
peşe sorular sordu. Tüccar birer birer soruları cevapladı. Kral ilk
defa duyuyordu böyle bir dinin varlığını. Fazla zaman geçirmeden
İslâm’ı kabul etti. Daha sonra kısa süre içinde de halk müslüman oldu.
250
milyonluk nüfusa sahip olan bugünkü Endonezya’nın Müslümanlığı kabul
etmesindeki sır, sadece beş akçelik bir kumaş ve hakkaniyete uygun
“küçük” bir davranış idi… Yapılan tek şey vardı sadece: İnandığı
gibi yaşamak, sahip olduğu güzellikleri çevresiyle paylaşmaktı.
Efendimizin s.a.v’in müjdesi herkese açık: “oğru ve güvenilir tüccar,
kıyamet gününde peygamberler, sıddıklar (doğrular) ve şehitlerle
beraberdir.”
Asıl olan söz dili değil, hâl diliydi. Konuşmaktan çok yaşamaktı. İnandığı gibi anlatmaktan ziyade inandığı gibi yaşamak.
sabah namazı | Kategori:Dini Hikayeler Yazılma: 17.03.2008 | Okunma: 327328 | Yorumlanma: 0 Caminin avlusundan içeri girer girmez, farklı bir boyuta geçmiş gibi
olurdu. Avlu duvarı boyunca sıralanan çam ağaçları, tonu yavaş yavaş
açılan lacivertliğin içinde, Hakk'a yürüyen birer nefer gibi dimdik
duruyordu. Hele bir de ruhani bir nefes üflercesine esen yeller,
dalları arasında şöyle bir geçince, zikrullahla cezbeye gelmiş bir Hakk
aşığı gibi sağa sola sallanıp, kulluklarını izhar ediyorlardı.
İhtiyar
biraz ilerledikten sonra karşısına çıkan şadırvanı, Mahkeme-i Kübra'da
şahit olarak göstermeyi planlardı. Onun için evden abdestli çıksa da,
muhakkak bu şadırvandan abdest alırdı. Yaz-kış, sabah-akşam demeden
buna çok dikkat ederdi.
Bugün de her zamanki gibi yavaşça
şadırvanın taburesine oturdu, kollarını sıvadı, çoraplarını çıkardı.
Önce hafif bir soğukluk kapladı vücudunu. Sonra yavaş yavaş üşüdüğünü
hissetti. Besmele çekip ellerini yıkamaya başladı. Ağız ve burundan
sonra yüzünü, kollarını yıkarken artık yüreğinin de titrediğini fark
etti. Bu üşüme bu titreme tarif edilmez bir haz verirdi ihtiyara.
"Dünya nimetlerinden hiçbirisinde bu haz yakalanamaz."diye düşünürdü.
Dudakları "ALLAH(c.c.)'ım beni bağışla, yerimi genişlet, rızkımı
mübarek kıl" diye fısıldıyor, nefesi buğu buğu bulutlara doğru
kanatlanıyordu... Ayaklarını da yıkayıp kalktığında, 'vefalı şahidim'
dediği şadırvana muhabbetle baktı.
Mendiliyle elini yüzünü
kurulamak için kenardaki oymalı tahta tabureye oturur oturmaz, müezzin
efendinin Davudî sesi çınlattı caminin avlusunu. "ALLAH(c.c.)ü ekber,
ALLAH(c.c.)ü ekber..." Vücuduna elektrik verilmiş gibi hissetti,
kımıldayamadı. Bu ses gönlündeki ve gözündeki perdelerden birini daha
çekti aldı sanki. Bir süre öylece kaldı. Elleri ve yüzü sabah
rüzgârının tesiriyle kurumuştu. Mendilini cebine koydu.
Az
önce caminin avlusunu çınlatan bu sesin, avludan taşıp bütün arzı ve
semayı nasıl doldurduğunu gördü. Bu sesle birlikte adeta kıyamda duran
çam ağaçlarının rüku ve secdelerine şahit oldu. Ezanla beraber birden
avluyu dolduran kuş cıvıltılarındaki "Ya ALLAH(c.c.) Ya Rahim, Ya
ALLAH(c.c.) Ya Kerim" dualarını işitti. Dayanamadı, gözlerini kapadı;
birden bütün kainatın bir halka-yı zikre dönüştüğünü gördü. Çam
ağaçları, kuşlar, böcekler, otlar, taşlar, topraklar... "Aman
ALLAH(c.c.)'ım!" dedi. Bütün gök, bütün yer, her şey çınlıyordu.
Boğazın suları kabarmış "Yâ Cebbâr" deyip kendini sahildeki taşlara
vuruyor, ortaya çıkan ses diğer seslere karışıyordu. Kuşların zikri o
kadar artmıştı ki, ihtiyar bütün insanların bu seslerle uyanacağını
düşünüyordu. Nasıl uyanılmazdı ki; bütün kainat
"ALLAH(c.c.)!"nidalarıyla titriyordu.
Ama henüz hiçbir insanla karşılaşmadı. Niye kimse yok, niye insanlar bu
sesleri duymuyor diye hayıflanırken, caminin avlu kapısından içeriye
nur yüzlü bir zat girdi. Arkasında da bir birinden güzel on-on beş
kadar insan vardı. Birden heyecanlandı ihtiyar. Yıllardır bu camiye
sabah namazına gelir, imam ve müezzinle beş kişiyi geçmezdi cemaat. Her
namazda bunun için üzülür, bunu için ağlar ve yalvarırdı ALLAH(c.c.)'a.
"Ya Rabbi! Namaz kılmayan kullarına namaz kılmayı, cami yolunu
bilmeyenlere de camiye gelmeyi nasib et."derdi. İşte duaları kabul
olmuştu. Her duaya karşılık vereceğini vaad eden ALLAH(c.c.) gönlünün
sesine dudaklarının yanık feryadına karşılık vermişti.
Kutlu
misafirler, selam verdiler ihtiyara. Başlarındaki nur yüzlü zat ne
güzel tebessüm ediyordu. Ne güzel bakıyordu tâ gözlerinin içine.
Yavaşça ayağa kalktı. Konuşmak istedi ama sesi çıkmadı! O zat ve
arkadaşları avluya yöneldi, şadırvandan abdest aldılar ve çam
ağaçlarına doğru yürüdüler. Grubun başındaki zat konuşuyor, bir şeyler
söylüyor gibiydi ağaçlara. Ağaçlar rüzgâra rağmen hiç sallanmıyor, uslu
talebeler gibi muallimlerini dinliyordu sanki. Sonra o güzel insan
döndü, yerdeki güvercinlerden birini aldı okşadı, güvercine bir şeyler
söyledi, geldi ve ihtiyarın önünde durdu. İhtiyar bayılacak gibi oldu,
ağzı kurudu, zaten pek sağlam olmayan kalbini kesin duracak zannetti.
Nur yüzlü zat, güvercini bir kez daha öpüp ihtiyarın eline verdi. Kuşu
eline verirken ihtiyarın elini de hafiften sıkıp, dünyada eşi-benzeri
olmayan bir gülümseme ile baktı gözlerine. Yaşlı adamın beyni
karıncalandı, ayaklarını hissetmiyordu. Ne bastığı yerin, ne soluduğu
havanın, hiçbirinin, hiçbir şeyin farkında değildi
Cüneyd-i Bağdadî Hazretlerinin gözü ağrıdı. Doktor ona:
— Sakın gözüne su dokundurma!.. Eğer aksini yaparsan gözün kör olur, dedi.
Hazreti Cüneyd:
— Ya abdest almak... Doktor ısrar etti:
— Gözün sana gerekse böyle. Yoksa sen bilirsin...
Tabipten
ayrılıp eve gelen Cüneyd-i Bağdadî, abdest aldı iki rek'at namaz kılıp
yattı. Uyandığında gözlerindeki bütün ağrılar geçmiş, hatta eskisinden
daha iyi görür olmuştu. O sırada hafiften bir ses geldi:
— Cüneyd, bizim için gözünden geçti. Eğer o bizi andığı vakit, bütün cehennem ehlinin affını istese idi, tamamı affolunurdu.
Doktor
hastasını ziyarete gittiğinde, hastanın gözlerindeki ağrının tamamen
gittiğini ve hastalığın eserinin bile kalmadığını görüp:
— Bu hakkın ilâcıdır. Buna bizim aklımız ermez. Asıl bizim gözümüz hasta imiş de haberimiz yokmuş, deyip imana geldi.