En
büyük şükrü, en büyük nimete yapmalıyız, o da iman nimetidir.
Bağdat’ta, bir duvarın dibinde bir adam görürler, gözleri ama, el ve
ayak felç, yüzü cüzzamlı, ama sürekli olarak Rabbine hamd ve
şükrediyor.
Bir adamın dikkatini çekmiş ve ona sormuş Rabbimizin senin üzerinde hangi nimeti var ki şükrediyorsun, halin belli...vesselam
Diyor
ki: En büyük nimete ben kavuştum. Kalbime kendi sevgisini doldurmuş,
bunu çok az kuluna, sevdiği kullarına verir, beni de seviyormuş ki bana
da ihsan eyledi.
İNANIYOR MUSUN? | Kategori:Dini Hikayeler Yazılma: 28.05.2008 | Okunma: 396397 | Yorumlanma: 2 Adamın biri her zaman yaptığı gibi sac ve sakal tıraşı olmak için
berbere gitti. Onunla ilgilenen berberle güzel bir sohbete başladılar.
Değişik konular üzerinde konuştular. Birden ALLAH ile ilgili konular
acildi...
Berber:
— Bak adamım, ben senin söylediğin varlığına inanmıyorum.
Adam:
—Peki, neden böyle diyorsun?
Berber:
—Bunu
açıklamak çok kolaydır. Bunu görmek için dışarıya çıkmalısın. Lütfen
söyler misin, eğer ALLAH var olsaydı, bu kadar çok sorunlu, sıkıntılı,
hasta insan olur muydu? Terkedilmiş çocuklar olur muydu? ALLAH olsaydı,
kimse acı çektirmez, birbirini üzmezdi. ALLAH olsaydı, bunların
olmasına izin vereceğini sanmıyorum...
Adam bir an durdu ve
düşündü, ama gereksiz bir tartışmaya girmek istemediği için cevap
vermedi. Berber isini bitirdikten sonra adam dışarıya çıktı. Tam o anda
caddede uzun saçlı ve sakallı bir adam gördü. Adam bu kadar dağınık
göründüğüne göre belli ki tras olmayalı uzun süre geçmişti. Adam
berberin dükkânına geri döndü.
Adam:
—Biliyor musun ne var, bence berber diye bir şey yok
Berber:
—Bu nasıl olabilir ki? Ben buradayım ve bir berberim.
—Hayır, yok. Çünkü olsaydı, caddede yürüyen uzun saçlı ve sakallı adamlar olmazdı.
Berber:
— Himmm... Berber diye bir şey var ama o insanlar bana gelmiyorsa, ben ne yapabilirim ki?"
Adam:
—Kesinlikle
doğru! Püf noktası bu! ALLAH var ve insanlar ona gitmiyorsa, bu
gitmeyenlerin tercihi. İşte dünyada bu kadar çok acı ve keder olmasının
nedeni!"
Kısa bir masal bu. | Kategori:Dini Hikayeler Yazılma: 18.05.2008 | Okunma: 443444 | Yorumlanma: 1 Evvel’in ve kalbur’un zamanları içinde, gece
ile gündüzün bir biri ardına gelip-gitmesi sürecinde, dağların
yeryüzüne bir kazık gibi çakıldığı,esen rüzgarın ve bulutların emre
hazır beklediği,yüklü gemilerin denizlerde yüzüp gittiği, yeryüzüne
çeşit çeşit canlıların yayıldığı minnacık küçüçük bir dünyanın
içerisinde yaşayan bir topluma , bunların ALLAH’ın varlığını ispatlayan
delillerin olduğunu söyleyen kimseler yaşarmış.
Bu kimseler hem
yaşar,hem de şaşı kimselermiş(aynı yere bakan ama bakış yönü(metodu)
aynı doğrultuda olmayan) aynı zamanda. (yaşamlarını)gecelerini
gündüzlerine kattıran,duygularını fikirleriyle karıştıran,dertlerine
derman aramayan ,emeklerini boğazlarından getiren,öncü olmaya
çalışanlarına zulmeden,"halki zalim olan bu sehirden bizi
kurtar,katindan bize bir sahip gonder,bir yardimci yolla''diyen zavalli
cocuklar,erkekler ve kadinların sözlerine(çığlıklarına) muhattap
olmayan bir nizamla hayatlarını geçindirmeye çalışırlarmış
Gel
zaman – git zaman kötürüm güçler arzularına uyacak, kulaklarının
hoşlarına gidecek,fikirlerinden saptıracak,bakışlarını şaşılaştıracak
bir takım sözler söylemeye başlamışlar.(maide 49 bk)Tabiki bu şaşılar
hemen bu söylenenlere kanmışlar.Hata kanmakla kalmamışlar kana-kanada
kandırmışlar birbirlerini.En sonunda bu yaşarlar şaşı bakışlarıyla bir
meydanda toplanıp bütün kendilerine yapılanların hesabını sormak adına
ve onları yuhalamak için bir araya gelmişler ve başlamışlar sulogonlar
atmaya
Kafirlere HAYIR! Zalimlere HAYIR! Amerika’ya HAYIR! Siyasilere HAYIR! Emperylist güçlere HAYIR! Kapitalizmme HAYIR! AB ne HAYIR! İsrail zülmüne HAYIR! Irak işgaline HAYIR! Eğitim sistemine HAYIR! Satılmış medyaya HAYIR!
Diye
haklı ve efdal olarak güçleri çıktığınca haykırmışlar işittiklerini
zannettikleri kulaksızlara. Lakin kulaksızlar onlara söyle
derlermiş.”ey vatandaşlar bu toplum kendi menfaatları doğrultusunda
hareket eder,ırak vb bizim menfaatlarımıza bir zararı olacak ise
müdahale ederiz”.Ya da “bu toplumun Amerikayla olan ilişkileri her
şeyin üstündedir”ya da “vergilendirilmiş kazanç her ne olura olsun
kutsaldır”ya da”hizmet için her fedakarlığa katlanmak zorundayız”
gibisinden filan fıstıklı sözler söylerlermiş vatandaşlarına.
Ama
içlerinden birisi bu sefer kalabalığın içine girmeyerek ,hakim bir
tepeye çıkmış bu sefer terketmemek üzere, atılan sulogonları dışardan
dinlemek istemiş bu sefer akletmek üzrer.Geçen konuşmalara kulak
kabartmak istemiş bu sefer şaşırmamak üzere.Söylenenlere bir bakmış ki
,HAYIR dedikleri kimselerin hepside ya onlara işgüç sağlayan ya onları
siyase eden ya onları temsil eden kimselermiş içinden ALLAH ALLAH
demiş…bu sefer doğruları aramak üzere...
Sonra; Ya demiş kendi kendine biz anarşis-miyiz? (otorite tanımayan,belirsizlikten-karışıklıktan fayda uman..) Yo demiş sonra kendi kendine “bizim fikrimizde mutlaka aranızda bir emir-imam-emir’ul mü’minin bulunsun diyor” peki biz bunların hepsine HAYIR diyorsak eğer,
PEKİ kime neye-kimlere EVET diyoruz,demeliyiz YA HU ???yoksa biz her şeyi ret eden o anarşisler gibi-mi olduk???hümmü haşa
Dedi
genç adam ve hikayenin son cümlesinin harflerini "tek" "tek" yazarak
.Bizler her şeye HAYIR dedikten sonra "tek" bir şeye "EVET" diyenlerden
deyilmiydik."İmam bir kalkandı onunla savunulur onunla savaşılır..."
| | yorumları okumak veya yorum yazmak için tıklayın..
Türkan
Hanım dindar bir ailede büyümüştü. Annesi her fırsatta ona ve
kardeşlerine namaz kılmalarını söyler, hatta kızarak onları uyarırdı.
Türkan Hanım namazın kılınması gerektiğine inanır, ama yine de
kılmazdı, çünkü kılmak nefsine zor geliyordu. Bazen başlar, sonra terk
ederdi.
Evlendi ve çocukları oldu. Annesi her geldiğinde aynı şekilde
namaz kılmaları için ikaz etmeyi sürdürüyor, o da ısrarla kılmamaya
devam ediyordu. Çok istemesine rağmen bir türlü nefsine galip
gelemiyordu. Bir gün arkadaşları ona oturmaya geldi. İçlerinden biri
annesini de yanında getirmişti. Teyze çok mübarekti. Öyle tatlı
konuşuyordu ki, onu dinleyenler saatlerce usanmazdı. Teyze bir ara
namaz konusuna değindi. O anlatırken, Türkan Hanım annesini hatırlamış
ve annesinin eski günlerdeki namaz ikazlarını düşünüyordu. Misafirler
de teyzeyi zevkle dinliyordu.
Türkan
Hanımın küçük oğlu Zekeriya, dört yaşındaydı. Oynadığı oyunu bırakmış,
teyzenin koltuğu dibinde iki elini yumruk yapıp yüzüne dayamış bir
şekilde, kıpırdamadan dinliyordu. Annesi ikram için mutfakla salon
arasında koşturup dururken mevzu değişmişti. O da onların yanına oturup
sohbetin güzelliğine kapılarak çayını yudumlamaya başladı.
"Anne, senin yerine ben namaza başlayacağım"
Tam
bu sırada mutfaktan bir gürültü geldi. Arkasından da oğlunun çığlığı
duyuldu. Telâşla mutfağa koştu Türkan Hanım. Misafirler de korkuyla
peşinden gittiler. Oğlu bir sandalye koyarak lavaboya çıkmıştı. Bir
ayağı lavabonun içinde, diğeri ise dışarıdaydı. Sandalye devrilmiş
yerde dururken, oğlu da lavabonun kenarında korkmuş bir şekilde asılı
duruyordu. Koşup kucağına aldı. Su içeceğini zannederek:
"İsteseydin ben verirdim yavrum, ya düşüp bir yerine zarar verseydin" diye çıkıştı.
Türkan Hanım oğlunun verdiği cevabı, uzun yıllar geçmesine rağmen hâlâ unutamaz; çünkü şöyle demişti çocuğu:
"Anne,
ben abdest alacaktım. Teyzem dedi ya, namaz kılmayanlara Allah ceza
verecekmiş diye. Ben de, sen ceza almayasın diye senin yerine namaza
başlayacaktım."
O
an Türkan Hanım, tepeden tırnağa titrediğini hissetti. Allah, yıllarca
namaz kılmayan Türkan Hanıma oğlunun davranışıyla müthiş bir ders
vermişti. Yavrusuna sarılıp dakikalarca ağladı.
| | yorumları okumak veya yorum yazmak için tıklayın..
işte ' NEY ' in hikayesi | Kategori:Dini Hikayeler Yazılma: 13.04.2008 | Okunma: 530531 | Yorumlanma: 0 Peygamber
Efendimiz(s.a.v.) edindiği bir sırdan dolayı içi içini yerken,derin bir
düşünce halindeyken,Hz.Ali(r.a) yanına geldi Efendimizin düşünceli
halini merak edip sordu: Ya Resulullah anam babam sana feda olsun,sizi böyle düşündüren,kederlendiren nedir? Efendimiz O'na:
Ya Ali bu sırra dayanamazsın dedi.
Hz.Ali(r.a.) ALLAHU TEALA'nın arslanı ALİ,hemen büyük bir cesaretle:"Efendim anam babam size feda olsun ne olur söyleyin" dedi. Efendimiz
"Peki ya Ali" dedikten sonra açıklayınca sırrı Hz.Ali(r.a)'yi daha o
dakika yüreğinde büyük bir sızı karşıladı ve "Efendim ben biraz dışarı
çıksam müsade eder misiniz?" diye sordu ve çıktı...
Hz.Ali(r.a)
artık kendinde değildi,ne olduğunu anlayamadı kendine,dünya üzerinde en
çok huzur bulduğu mekandan uzaklaşıyor ve Mekke dışında çölde kurumuş
bir su kuyusuna kadar koşa koşa gidiyordu.İçi feci şekilde yanıyor bu
sırrı taşıyamıyacam diye kendi kendine kahrediyordu fakat yapamıyacaktı
bağırmak geliyordu içinden ve kuyuya eğilerek bağırdı:HUUUUUUUU!!!...
Hazret
rahatlamıştı ve tekrar huzur yuvasına doğru koşmaya başladı fakat o
kurumuş su kuyusunu sıkıntı kapladı,sır onuda yaktı kavurdu,kuyu bile
rahat edemedi ve içinden su fışkırmaya başladı.Su öyle bir çıkıyordu ki
durmuyordu su ve öyle boşalmıştı ki taştı kuyu kendini aştı suyun
boyu... Derken orayı bir sazlık kapladı,cennet mekanlarından küçük bir parsel halini aldı adeta...
Bir
gün o güzel mekana koyunlarıyla birlikte susuzluktan yanan bir çoban
geldi.Susuzluğunu giderirken rüzgarın etkisiyle ses çıkaran kamışlar
dikkatini çekti.İçlerinden bir tanesini aldı ve kopardı.
Evine
vardığında bir kenara koydu ve altı veya yedi ay hiç ellemedi sonra
önce içini dağladı.Daha sonra üstüne yedi delik açtıktan sonra bir
üfledi ki çıkan ses Hz.Ali(r.a.)'nin
sıkıntısı,feryadı,haykırışı,rahatlayışı,açılışı olan HUUUU!!!...
sesiydi.
O an bülbüllere gam düştü gamlarından ötmeye başladılar güllere. Güllerin
Efendisi Hz.MUHAMMED MUSTAFA(s.a.v)'in derdine artık herkes vakıftı
kısmen ve dertleniyordu kahinat bi ahuzar eden o sesle: HUUU!!!...
Zannımca bu tasavvufi bir rivayet olsa gerek... Bildiğim
kadarıyla kültür dergisinin Hz Mevlana özel sayısında yayınlanmış.Bu
konuda daha başka rivayetlerde var ney'in Hz. Mevlana nın vefatından
sonra bulunduğuna dair...Bu yazıda gerçeklik payı olup olmadığını
bilemiyorum çok hoşuma gitti paylaşmak istedim bende biraz araştırdım
ama kesin bir sonuca ulaşamadım
..
"elif" olmak zordur cünkü "elif" olmak yuvarlak bir dünyada dik durmanın dik ve önde belki acıyla ama vazgeçmeden durmanın dünya ne kadar dönerse dönsün olduğu yerde kalmanın adıdır "elif" olmak...
| | yorumları okumak veya yorum yazmak için tıklayın..