Beş Paralık Kumaş.. | Kategori:Dini Hikayeler Yazılma: 20.03.2008 | Okunma: 350 | Yorumlanma: 0 Kendi halinde bir tüccardı. Bir gün kumaşları gemiye yükledi.
Endonezya’ya gitti ve oraya yerleşti. İşini orada devam ettirdi.
Kumaşları kaliteliydi. Tam da o bölge halkının aradığı cinstendi.
Kendisi kanaat sahibi bir insandı tüccarın. Kazancı az olsun, temiz
olsun düşüncesindeydi. Bir gün geç geldi iş yerine. Ama kasada
fazlaca para vardı. Belli ki tezgâhtar iyi bir kâr elde etmişti sattığı
mallardan. Merak etti, sordu: – Hangi kumaşlardan sattın? – Şu kumaştan efendim. – Metresini kaça verdin? – On akçeye. –
Nasıl olur, diye hayret etti tüccar; beş akçelik kumaşı on akçeye nasıl
satarsın? Bize hakkı geçmiş adamcağızın. Görsen tanır mısın onu? Tezgâhtar
gitti, müşteriyi buldu getirdi. Dükkân sahibi, müşteriyi karşısında
görür görmez helallik istedi ve fazla parayı müşteriye uzattı. Müşteri
şaşırmıştı. Böyle bir durumla ilk defa karşılaşıyordu. Ne demekti
hakkını helal et? Olay kısa sürede dilden dile dolaştı. Çok geçmeden
kralın kulağına kadar vardı. Sonunda kral kumaş tüccarını saraya
çağırdı ve sordu:
– Sizin yaptığınız bu davranışı daha önce biz ne duyduk ne de gördük. Bunun aslı nedir? –
Ben, dedi tüccar; müslümanım. İslâm dini böyle emreder. Müşterinin bana
hakkı geçmişti. O yüzden kazancıma haram girmişti. Ben sadece bir
yanlışı düzelttim. Kral, İslâm nedir, Müslümanlık nedir, gibi peş
peşe sorular sordu. Tüccar birer birer soruları cevapladı. Kral ilk
defa duyuyordu böyle bir dinin varlığını. Fazla zaman geçirmeden
İslâm’ı kabul etti. Daha sonra kısa süre içinde de halk müslüman oldu.
250
milyonluk nüfusa sahip olan bugünkü Endonezya’nın Müslümanlığı kabul
etmesindeki sır, sadece beş akçelik bir kumaş ve hakkaniyete uygun
“küçük” bir davranış idi… Yapılan tek şey vardı sadece: İnandığı
gibi yaşamak, sahip olduğu güzellikleri çevresiyle paylaşmaktı.
Efendimizin s.a.v’in müjdesi herkese açık: “oğru ve güvenilir tüccar,
kıyamet gününde peygamberler, sıddıklar (doğrular) ve şehitlerle
beraberdir.”
Asıl olan söz dili değil, hâl diliydi. Konuşmaktan çok yaşamaktı. İnandığı gibi anlatmaktan ziyade inandığı gibi yaşamak.