![]() |
![]() |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
|
|
Arka Bahçe | Kategori: Normal Hikayeler Yazılma: 13.02.2008 | Okunma: 262 | Yorumlanma: 0 ![]() Sabahın ilk ışıklarıyla kalkıp bahçeye çıktı. Domates ve biberler kısa sürede boy verip çiçeğe durmuştu. Otları ayıkladı, filizlerin diplerini gevşetti, tarhların kenarlarını toparladı, tarhlar arasındaki suyolunu ayıkladıktan sonra akşamdan doldurduğu havuzun tıpasını çıkardı. Havuzdan akan su önündeki sapları, çöpleri sürükleyip taşımaya başladı. Biber fidelerine ulaştığında ne yana gideceğini bilemezmiş gibi toprağın kuru, suya aç çatlaklarını doyurduktan sonra dağılıp ulaşabileceği her yere yaşam taşıdı. Suyun ivedilikle akıp dağılmasına baktı uzun süre. Tarhların kenarlarına ektiği çiçeklerin henüz çiçeğe durmamış yeşil yapraklarına dokundu. Yan bahçeden komşunun seslenmesiyle dalıp gittiği yerden korkuyla döndü. “Kolay gelsin Elif, erkencisin yine?” Komşusunun meraklı, araştıran, soran gözleri bir şey bulmak ister gibi geziniyordu yüzünde. “Sen bu tarafa hiçbir şey ekmezdin?” Ne diyeceğini bilemedi sıradan bir konuşmaya karşılık. “Öyleydi... Ama bu taraf boş kalmasın istedim.” Suyun yolunu değiştirip domateslere yönlendirdi. Hava ısınmaya başlamıştı. Suya doyduklarından emin olunca kapattı havuzun tıpasını. Çapayı bir kenara atıp eve yürürken komşusunun, ”Bir haber var mı?” sorusuyla birkaç saniye durdu, ağlamaklı bir sesle, “Meraktayım, sabahı zor ediyorum oğlan da gitti ama o da aramadı. Korkuyorum başlarına bir şey geldi diye.” Tülbendinin ucuyla gözlerini kuruladı. “ALLAH korur inşALLAH. Korkma, aklına kötü şeyler getirme. Geçim derdi işte, ne yapsınlar? Ekmekleri kurşunların altındaysa da ölümüne gittiler. Sağlıkla dönerler inşALLAH. Ağlama, dua et. Bir şeye ihtiyacın olursa seslen, korkma. Kocam sabaha dek çevreyi kolaçan ediyor. Bir şey olmaz, rahat ol.” Gözlerini kurularken iç geçirip, “Kolay mı? Kadın başıma kaldım. Parası batsın.” derken, bir yandan da yürüyordu. “Ocakta çayım var, taşmıştır.” Arkasını dönüp hızla eve girdi. Ocağı yakıp çay suyu koydu. Arka bahçenin toprağına ne zaman dokunsa yüzünde tiksintiyle ellerini yıkar olmuştu. Raftan indirdiği tavayı öfkeyle oturttu ocağa. İki gün önce ziyaretine gelen eltisinin kalkması yakındı. Ne zaman gideceğini merak etse de sormadı. Uzun zamandır gelmiyordu. Sürekli davet etmesine rağmen bir şeyler öne sürüp her seferinde geçiştirirken davetini, hiç neden yokken elinde küçük bir yol çantasıyla inmişti minibüsten. Şaşkınlığını, merak ve kaygısını gizlemeye çalıştığı tebessümle karşılamıştı eltisini. Yanında kocası olmadan gelmişti, “Belki daha sonra o da gelir,” derken hiçbir kinaye yoktu eltisinin sesinde. *** Dalmış bir şeyler hazırlamaya çalışırken, mutfağın kapısında beliren eltisinin sesiyle sıçrayarak döndü. “Ahmet ağabeyimle Yusuf neredeler?” Elif duymamış gibi kahvaltı hazırlamaya devam etti. “Bugün gelirler mi?” diye sürdürdü sorularını Zeynep. Elif dolaptan çıkardığı peyniri doğradığı büyük mutfak bıçağından gözünü kaldırmadan, ”Ne zaman gelirler, gelirler mi belli değil. Birer ay arayla İsrail’e gittiler. İnşaat işçilerine ihtiyaç varmış, iyi de para veriyorlarmış. Kocam bir akşam karar verip sabahın ilk ışıklarıyla gitti. Gitmesini istemedim ama gitti.” Sepetten domates alıp doğramaya başladı. “Bize uğramadan mı? Haberimiz olmadı.” Canı yanmış gibi kaldı. Bir şey söylemek için bıçağı bırakmadan hınçla döndüğünde vazgeçip gülümsedi. “Eğer zaman bulabilmiş olsaydı mutlaka uğrardı, beni de aramadı daha. Zor oluyormuş oradan aramak. Kim bilir hangi bombanın yıktığı yere yapılan inşaatın üstünde. Mezarda olan biri arayabilir mi? Mezar gibi bir yermiş. Kolay mı?” İnanmazmış gibi baktı Zeynep. Oğlanı
sordu. Üvey oğlunun da babasından bir ay sonra aynı aracı firmaya
başvurup gittiğini yineledi Elif. Kim bilir belki de aynı şantiyede
kalıyorlardı. “O bari gitmeseydi. Tek başına ne yapacaksın?” Cevap vermedi, neyi nasıl söyleyeceğini bilemeyenlerin suskun, şaşkın, kaygılı ifadesi vardı yüzünde. Acele etmeden tabakları masaya taşıdı. Çayı ocaktan alıp geçtiler masaya. Kahvaltıdan sonra bahçeye çıktı eltisi. Bahçe sürülüp ekilmiş, meyve ağaçlarının dipleri gevşetilmiş, duvar boyu çiçekler fidelenmiş. Daha önceden çöplük olan, köpeklerin bağlandığı çitle çevrilmiş arka bahçede şimdi boy vermiş domates ve biber fideleri vardı. *** Zeynep’in evin arkasına geçtiğini görünce pencereden izlemeye başladı. Bir şey arar gibi bakıyordu her yere, her köşeye. Yeni sulanmış domates fidelerinin üzerinde gezdirdi ellerini, ekşi kokulu yapraklarına dokundu. Arkasında sessizce duran Elif’e dönmeden, ”Ne güzel olmuş. Buraya daha iyi bakmışsın. Bir iki de meyve fidanı dikseydin. Sahi, bahçe duvarı varken sadece bu alanı çitle niye çevreledin ki?” Dönmedi, çömeldiği yerden kalkmadı, toprağın içinde bir şey arıyormuş gibi gözleriyle her yeri tarıyordu. “Fazla bir yer sürdürmedim. Sağ olsun gitmeden sürmüştü oğlan. Babası domatesleri çok sever bu yüzden çoğu domates. Bir ay önce burayı da ekmeye karar verdim. Bahçe ekimi için geç olmuştu ama olduğu kadar dedim. Hem diğerleri kuruyunca bunlar döle durur. O zaman iyi de olur. Kime söyleyeyim her zaman, ‘sebze al’ diye. Çitle çevirdim ki, köpekler eşeleyip, üstünde yatıp oynayarak bozmasın, kırmasın fideleri.” “Çok aradık, cevap vermedi telefon. Kaynın merak etti. Ona dedim korkulacak bir şey yoktur, ALLAH korusun kötü bir şey olsa haberimiz olurdu diye ya dinletemedim. Birlikte gelecektik izin alamadı. Ben de hem seni göreyim hem de ne var ne yok bakayım dedim. Zaten evde kalmak boğmaya başlamıştı beni.” Zeynep sözünü bitirip başındaki tülbendini düzeltti, tarhların kenarlarından taze semizotlarını toplayıp kalçalarının kıvrımını gizlemeyen elbisesinin eteğine koydu. “Uzun zamandır gelmediğimden özlemişim buraları. Tanıdıklardan kimler var? Bir uğrasam.” Durduğu yerde kıpırdamadan söze girişti Elif: ”Git dolaş, göreceklerini gör, ben de gelirdim ya yemek yapmalıyım, ev, bahçe boş kalmasın. Bu bahçeden bir şey toplamak istediğin zaman bana söyle ben toplarım. Üstün başın çamura bulanmasın.” Zeynep yüzünde eğreti bir gülümsemeyle eteğindeki semizotlarını Elif’e verip çıktı. *** Yemek pişmişti, salata yaparken geldi Zeynep. Düşünceliydi, aklının başka yerlerde olduğu belliydi. Gittiği yerleri, gördüğü tanıdıkları, değişenleri, aynı kalanları, çocukken gördüklerinin genç hallerini, yeni evlenenleri, çocukları anlattı. Bir gariplik vardı. Dalıp dalıp gidiyordu. Yemeklerini yemiş çaylarını içerken bahçedeki çardakta; “Sen anlat nasılsın kocanla Zeynep?” diye sorunca Elif, bir süre neyi nasıl söyleyeceğini bilemezmiş gibi sustu Zeynep.”Boş ver. Bıktım vALLAHi. Boşanmak istiyorum ailem karşı çıkıyor. Çocuk da olmadı. Neyi bekleyeceğim. Zaten hiç sevmedim, sevemedim.” Gözlerini Elif’in gözlerinden ayırmadan, “Keşke benimki de İsrail’e gitse, dönmese bir daha.” dedi. Elinde kaşıkla karıştırıp duruyordu soğumuş çayı. Başını kaldırdı, gözlerinden düşüncelerini okumaya çalışır gibi. “Yakın zamanda da ölmez ki. Onca genç ölüyor da bizimkine uğramıyor Azrail. Gençsin, ne diye vardın ki yaşlı bunak kaynıma? İstediğinle evlenirdin. Keşke oğluna varsaydın, aynı yaşlardasınız. Bir gün o gitmezse ben gideceğim dönmemek üzere...” Dudağında alaysı bir tebessümle arkadaki küçük bahçesinin görünen domates fidelerine baktı Elif. “Kim bilir. Belki de…” “Sahi köpekler nerede? Geldiğimden beridir göremedim?” Bahçeye, köpeklerin her zaman yattıkları yere baktı bunu sorarken. ”Biliyorsun arka bahçedeydi yerleri. Ektikten sonra öne aldım. Ama ısrarla eski yerlerine gidip sanki bir şey varmış gibi her yeri eşeleyip, ektiğim ne varsa çıkardılar. Köpekler yüzünden tekrar ekmek zorunda kaldım. Baktım olacak gibi değil, isteyen biri çıkınca da verdim köpekleri. Köpek neyime, kendime zor bakıyorum.” İkisi de birbirinin gözlerine bakmaktan kaçınarak çaylarını aynı anda yudumladılar. Yakın olmanın yollarını arıyor ama karşılarındakinin tepkisine karşı temkinli, bir sonraki hamlenin ne olacağını kestiremeyerek susuyorlardı. Daha sonraki günler de aynı şekilde geçti. Zeynep ne zaman arka bahçeye geçse peşinden gidiyordu. Bir sabah Elif kalkmadan bahçeyi sulamak istemiş, su fidelere ulaşmadan gelmiş: “Ben sularım! Sen yorulma.” diyerek engel olmuştu Zeynep’e. Bir akşam telefon çaldı. Kısa süren konuşmadan sonra merakla bakan eltisine dönüp: “Kocamdı, oğlan da yanındaymış. Daha önce aramak istemiş ama arayacak yer bulamamış. Biraz para gönderiyormuş, ne zaman geleceği de belli değilmiş. Her yerde silah ve bomba sesleri varmış. Sağ çıkamayacaklarından korkuyor.” Uzun bir sessizlikten sonra, “Elif, günlerdir buradayım, senden gizlim saklım mı olacak… Acaba kocama söylesem, gider mi?” “Çok mu istiyorsun kocanın ... Oraya gidenin dönüşü olmaz, bunu bil.” Elif arka bahçeye bakan pencereyi açıp döndüğünde yüzündeki anlam sürekli değişiyordu. Günlerdir konuşuyorlar, anlatıp dertleşiyorlardı. Daha önce olmadığı kadar yakınlaşmışlardı. “Nerede o günler!” diye iç geçirirken gözlerini bir an olsun Elif’in yüzünden kaçırmadı. Merakla baktı. “Yatalım,” dedi Elif. “Sabah erken kalkmalıyım.” Sabahın erken saatinde bahçeyi sularken yanına gelen eltisine, “Kocan hangi sebzeyi sever Zeynep?” Anlamayan gözlerle baktıktan sonra Zeynep: ”Bamyayı çok sever. Niçin?” “Bahçenin hangi tarafına ekelim. Yerini sen beğen.” Sesinin taşıdığı soğuklukla yüzüne yansıyan gülümseme örtüşmüyordu. “Ayakaltı bir yer olmasın.” “Zeynep? Kocanı çağır buraya. Onu da İsrail’e gönderelim, bamya zamanı geçmesin...” Gözleri avını yakalamaya hazırlanmış kedinin gözleri gibi kısıldı. “Sevdiği çiçeklerden de ekeriz, ben her gün onu da sularım merak etme.” Zeynep inanmaz, korkulu gözlerle baktı, “Sahi mi Elif? Ama nasıl olacak? Telefon edeyim yarın gelsin.” Diğer odadan elleri titreyerek telefonun tuşlarını çevirmeye başladı. Kısa süren bir konuşma olmuştu. Geldiği günden beri Elif’i hiç bu kadar rahatlamış görmemişti. Yüzünün çizgileri yumuşamış, güven ve dostlukla bakıyordu Zeyenp’e. Elindeki çapanın ucuyla toprağı eşeleyip, düzeltiyor tekrar bir çukur açıyor, geri kapatıyor. Çapanın sapına dayanıp iç geçirdikten sonra, yavaş yavaş anlatmaya başladı Elif: “İlk geldiğim günden sevdim bu evi, evde yaşamayı. Gitmeyi hiç düşünmdedim, istemedim. Bir koca ve benimle aynı yaşlarda üvey oğulla gün boyu çalışıp, akşam olunca kavgasız, gürültüsüz yenen yemeğin ardından odalarımıza geçince değişiyordu her şey. Kocamın yanında yatarken aklım Yusuf’taydı. Gençti.Yanımda pelte gibi bedeniyle yatan babasının uyuşukluğu yoktu onda. Ne uykusundan ne de tensel uyuşukluğundan uyarıp, uyandıramadım kocamı. Bir gün duvara tırmanmam gerekmişti de elimden tuttuğu gibi yukarı çekmişti oğlan. Anlatamam kollarının gücünü, o gücün nasıl diz bağlarımı çözdüğünü, içimin ılık ılık aktığını. Yusuf’un kaçamak bakışlarını yakaladım bir gün. Yakalanınca kızardı, ne yapacağını bilemedi. Kocam iş için gideceğini söyleyince geceler boyu hayaliyle uyuduğum bedenin yanında uyuyacaktım. Her zaman gittiği yoldan iki günden önce dönemeyeceğini biliyorduk. Gözlerimiz buluştuğunda anladım, suya doyacaktı bedenim. Gecenin bizi saklayacağı an’ı bekledik. Hava kararınca birbirimizin kollarındaydık. Nereden bilirdik? Ama ne olduysa vazgeçmiş, geldiğini fark edemeyecek denli kendimizden geçtiğimiz bir anda elindeki büyük mutfak bıçağıyla saldırınca olan oldu… Yusuf iki gün sonra herkes uykudayken gitti. Zamanı gelince dönecek...” *** Ertesi gün öğle saatlerinde bir jandarma aracı, biri resmi plakalı olmak üzere iki binek araç gelip kapının önünde durdu. Özel araçtan Zeynep’in kocası indi. Domates fidelerinin olduğu arka bahçeye gidip askerlere kazacakları yeri gösterdi. Askerlerin kazmaya başlamalarıyla Elif öfkeyle saldırdı Zeynep’in üzerine. Kazılıp atılan fidelerin çiçeğe durmuş bedenleri yatıyordu toprağın üstünde. Leman Erdemir Bu Kategorideki Yazılar: < EĞER BABAN GELİRSE ANNEM HEP SENİ BEKLEDİ DE || HIRS VE KİBİR >
Bu yazıya yorum yapılmamış. |
![]()
Dini Hikayeler (156) |
![]() powered by Hasta Blog v2
|
![]() |